<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hakan ARIK &#187; Hakan ARIK</title>
	<atom:link href="http://www.hakanarik.com/author/admin/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hakanarik.com</link>
	<description>Kimse Göçmez Bu Dünyadan Mal İle</description>
	<lastBuildDate>Wed, 28 Dec 2011 14:50:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Microsoft Youtube&#8217;a rakip oluyor</title>
		<link>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/internet/microsoft-youtubea-rakip-oluyor.html</link>
		<comments>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/internet/microsoft-youtubea-rakip-oluyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Dec 2011 14:49:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan ARIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Google]]></category>
		<category><![CDATA[Microsoft]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakanarik.com/?p=68</guid>
		<description><![CDATA[Microsoft, Youtube'un video tekelini kırmak için harekete geçti ve video arama sayfası VideoSurf'ü satın aldı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Microsoft, Youtube&#8217;un video tekelini kırmak için harekete geçti ve video arama sayfası VideoSurf&#8217;ü satın aldı.</strong></p>
<p>Microsoft, video arama sayfası VideoSurf&#8217;ü satın aldı. İsrail&#8217;de yayın yapan Globes isimli haber sitesine göre Microsoft&#8217;un bu alım için ne kadar meblağı gözden çıkardığı henüz belli değil.</p>
<p>Ancak TechCrunch Europe&#8217;ta yayınlanan bir rapora göre Microsoft, bu alım için 70 milyon doları gözden çıkarmış durumda.</p>
<p>Microsoft&#8217;un bu alımda Bing&#8217;i güçlendirip Google&#8217;ın yaptığı gibi video portalı üzerine odaklanacağı konuşuluyor.</p>
<p>VideoSurf 2006 yılında California&#8217;da kuruldu ve halihazırda 35 çalışanı bulunuyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/internet/microsoft-youtubea-rakip-oluyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Google Plus ailesi büyüyor</title>
		<link>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/internet/google-plus-ailesi-buyuyor.html</link>
		<comments>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/internet/google-plus-ailesi-buyuyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Dec 2011 14:47:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan ARIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Google]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakanarik.com/?p=65</guid>
		<description><![CDATA[İnternet devinin sosyal ağ portalı Google Plus, 2012’in sonunda 400 milyon kullanıcıya ulaşabilir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İnternet devinin sosyal ağ portalı Google Plus, 2012’in sonunda 400 milyon kullanıcıya ulaşabilir.</strong></p>
<p>Ancestry.com araştırma sitesinin kurucusu Paul B. Allen, Facebook’un en büyük rakibi olarak gösterilen sosyal medya ağı Google plus’ın, her gün 635 bin yeni üye kazandığını belirtti.</p>
<p>Kendisini Google +’ın gayri resmi istatistikçisi olarak tanımlayan Allen, 2012 yılının sonunda sosyal medya ağının 400 milyon kullanıcıya erişebileceğine dikkat çekti. Yaklaşık 850 milyon kullanıcıs olan Facebook’un, gelecek yıl halka arzedilmesi ve bu şekilde 100 milyar dolar gelir elde etmesi bekleniyor.</p>
<p>Google arama motorununun genel algoritme geliştiricisi Larry Page’in önderliğinde hareket eden Google +, Ekim ayında 40 milyon kullanıcıya ulaşmıştı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/internet/google-plus-ailesi-buyuyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Windows tabanlı PC’lere Yıldırım düşecek</title>
		<link>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/windows-tabanli-pclere-yildirim-dusecek.html</link>
		<comments>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/windows-tabanli-pclere-yildirim-dusecek.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Dec 2011 14:42:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan ARIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[apple]]></category>
		<category><![CDATA[Thunderbolt portu]]></category>
		<category><![CDATA[windows]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakanarik.com/?p=59</guid>
		<description><![CDATA[Eğer siz de Windows tabanlı bilgisayar kullanıyorsanız, ve henüz sadece Apple’ın yeni nesil Macbook Pro’larında bulunan super hızlı Thunderbolt portunun bilgisayarınızdaki eksikliğini hissediyorsanız, size bir müjdemiz var.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>E</strong><strong>ğ</strong><strong>er siz de Windows tabanlı bilgisayar kullanıyorsanız, ve henüz sadece Apple’ın yeni nesil Macbook Pro’larında bulunan super hızlı Thunderbolt portunun bilgisayarınızdaki eksikli</strong><strong>ğ</strong><strong>ini hissediyorsanız, size bir müjdemiz var.</strong></p>
<p>Digitimes’ın haberine göre Intel, önümüzdeki Nisan ayından itibaren Thunderbolt portlu masaüstü ve dizüstü bilgisayarın raflardaki yerini alacağını açıkladı.</p>
<p>Thunderbolt veri aktarım hızını saniyede 10 gigabit gibi hızlara kadar çıkarabilen, USB, Firewire ve e-Sata türevi bir arabirim. En son çıkan USB 3.0′ın veri transfer hızı ancak saniyede 5 gigabit’e çıkabiliyorken, Thunderbolt bu hızın tam 2 katına çıkabiliyor. İlk olarak geçtiğimiz Şubat ayında duyurulmuş, ve kısa bir süre içinde Apple Macbook Pro’larda kullanılmaya başlanmıştı. Intel, Thunderbolt teknolojisini Windows tabanlı PC’lerde de görebileceğimizi duyurmuş, ancak bu zamana kadar başka bir açıklamada bulunmamıştı.</p>
<p>Thunderbolt arabirimli PC ve dizüstü bilgisayarların ilk olarak Sony ve Asus tarafından çıkarılması, ayrıca anakart üreticisi Gigabyte’ın da, Thunderbolt’lu anakartlarını Nisan ayında piyasaya sürmesi bekleniyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/windows-tabanli-pclere-yildirim-dusecek.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Haberler&#8217;de geldiğimiz son nokta : Diziler</title>
		<link>http://www.hakanarik.com/haberler/haberlerde-geldigimiz-son-nokta-diziler.html</link>
		<comments>http://www.hakanarik.com/haberler/haberlerde-geldigimiz-son-nokta-diziler.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 15:54:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan ARIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[diziler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakanarik.com/?p=55</guid>
		<description><![CDATA[Mesleğim gereği haberleri takip ediyorum, özellikle teknoloji bölümüyle ilgili olanları. Tabi teknoloji haberleri, diğer haberler gibi çok çabuk güncellenen ve değişen haberler değil en azından dizilerle kıyaslarsak. Haber okumak için benim gibi arama motorlarını kullanıyorsanız, sizler de dizilerden bıkmış olabilirsiniz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mesleğim gereği haberleri takip ediyorum, özellikle teknoloji bölümüyle ilgili olanları. Tabi teknoloji haberleri, diğer haberler gibi çok çabuk güncellenen ve değişen haberler değil en azından dizilerle kıyaslarsak. Haber okumak için benim gibi arama motorlarını kullanıyorsanız, sizler de dizilerden bıkmış olabilirsiniz.</strong></p>
<p>Bunu adı artık çılgınlık olmalı. Çılgınlık diyorum çünkü, diziler hem televizyonlarda, hem de internet hayatımızda istenmeyen bir çok yerde karşımıza çıkmaya başladı. Nitekim yukarıda da belirttiğim gibi haber okumak isteyenlere de, bol bol dizilerden, setlerinden, oyuncularından haberler var. Demek ki haber ortamında en büyük arz, dizilerden geliyor.</p>
<p>TV&#8217;lerin en verimli ve ailecek en çok izlenen saatlerine (<strong>Prime Time</strong> diyorlarmış) dizilerin konmasından çok rahatsızım. Özellikle zap yaparken yakalandığım değiştirmek için bir çok kez panikle Ip Receiver&#8217;ıma üç haneli kanal rakamları girdiğim, ileri Batı(!) sahneleri, benim gibi kendini Avrupalı değil de Asyalı hissedenleri rahatsız ediyordur. (Zap yaparken kanalın açılması gecikince refleksle aynı rakama bir kaç kez basıyorum. Bu nedenle kanal değiştirmek kabusa dönüşüyor)</p>
<blockquote><p>(Bir de kendini Asyalı diye tabir eden avrupa hayranı dizi yapımcıları var, hani siz bilirsiniz, duygu sömürünü ekrana taşıyıp &#8220;Ben o bölgenin sorununu dile getirdim diyen sanatçılar.&#8221;)</p></blockquote>
<p>Bu konuda bence RTÜK daha duyarlı olmalı. <em>Sen izleme</em> diyebilirsiniz ki haklısınız &#8220;<strong>zaten izlemiyorum</strong>&#8220;, aşırıya kaçılmasını da tasvip etmiyorum &#8220;<strong>duyarlı bir vatandaş</strong>&#8221; ve <strong>Baba</strong> olarak.</p>
<p>Bu dizilerle bir nevi asimile çalışması yapıldığı kanaati oluşmaya başladı bende. En çok örflerimize yakın, tarihimizi anlatacak dizi olur diye hayal etti, o da Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın yatak odasını anlatmaya başladı, hayallerimiz suya düştü. Cüney Arkın&#8217;ın 30 m&#8217;lik surlardan atladığı filmleri bile özledim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakanarik.com/haberler/haberlerde-geldigimiz-son-nokta-diziler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Google: &#8220;Mozilla bizim rakibimiz değil, ortağımız&#8221;</title>
		<link>http://www.hakanarik.com/genel/google-mozilla-bizim-rakibimiz-degil-ortagimiz.html</link>
		<comments>http://www.hakanarik.com/genel/google-mozilla-bizim-rakibimiz-degil-ortagimiz.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 15:28:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan ARIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Google]]></category>
		<category><![CDATA[Mozilla]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakanarik.com/?p=48</guid>
		<description><![CDATA[Google internet hizmetleri konusunda ürettiği ve desteklediği proje ve şirketlerle web'in yüzünü son yıllarda oldukça değiştirdi. Baştan beridir, ilk önce internet explorer'a rakip olsun, kendisine ziyaretçi ve veri taşısın diye Mozilla'yı destekledi. Ancak Chrome üzerine ciddi manada reklam ve yatırıma gidince şahsen, Mozilla üzerindeki desteğini çekeceğini düşünmüştüm.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Google internet hizmetleri konusunda ürettiği ve desteklediği proje ve şirketlerle web&#8217;in yüzünü son yıllarda oldukça değiştirdi. Baştan beridir, ilk önce internet explorer&#8217;a rakip olsun, kendisine ziyaretçi ve veri taşısın diye Mozilla&#8217;yı destekledi. Ancak Chrome üzerine ciddi manada reklam ve yatırıma gidince şahsen, Mozilla üzerindeki desteğini çekeceğini düşünmüştüm. Ancak bu haber beni çok şaşırttı ve biraz da düşündürdü :</p>
<blockquote><p>Mozilla ve Google geçtiğimiz hafta ortaklık anlaşmasını 3 yıllığına yeniledi. Anlaşma çerçevesinde, Firefox’un 3 yıl boyunca Google&#8217;ın öntanımlı arama hizmeti olarak devam edeceği resmiyet kazandı.</p>
<p>Ancak anlaşmayla birlikte Google’ın 3 yıllığına Mozilla’ya ödeyeceği tutar 1 milyar doları bulması, itirazları da beraberinde getirdi. Pek çok kişinin, Google’ın rakibine neden bu kadar kaynak ayırdığını sorgulaması üzerine Google’dan yanıt gecikmedi.</p>
<p>Arama devi anlaşmanın karşılıklı çıkar sağlayan işbirliği gelir paylaşımı esasına göre hazırlandığını belirtirken, Mozilla’nın rakip olmadığını kendileri için bir işbirliği ortağı olduğunu belirtti.</p>
<p>Mozilla&#8217;yla işbirliği yaparak Chrome’un kullanıcı deneyimini zenginleştirdiklerini belirten Google sözcüleri, Google’ın Firefox’u Chrome’a rakip görmediklerini, bu yatırımla farklı kullanıcılara sahip önemli bir tarayıcıyı desteklediklerini belirtti.</p>
<p>Chrome’un web&#8217;i daha hızlı geliştirdiğini belirten Google sözcüleri, Chrome’dan önce de Google’ın Firefox’u desteklediğinin altını çizdi.</p>
<p>Mozilla&#8217;nın gelirinin yüzde 85&#8242;inin Google ile yaptığı anlaşmadan geldiği varsayılıyor. Ve bu anlaşmanın yenilenmesiyle Mozilla&#8217;nın gelecek üç yılı garanti altına aldığı yorumu yapılıyor.</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakanarik.com/genel/google-mozilla-bizim-rakibimiz-degil-ortagimiz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Samsung Sony&#8217;nin TV hisselerini satın aldı</title>
		<link>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/sirketler/samsung-sonynin-tv-hisselerini-satin-aldi.html</link>
		<comments>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/sirketler/samsung-sonynin-tv-hisselerini-satin-aldi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 15:18:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan ARIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şirketler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakanarik.com/?p=44</guid>
		<description><![CDATA[Güney Kore'nin teknoloji devi Samsung, Sony ile ortak oldukları televizyon üreticisi S-LCD adlı şirketteki tüm Sony hisselerini satın almayı kabul etti.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Güney Kore&#8217;nin teknoloji devi Samsung, Sony ile ortak oldukları televizyon üreticisi S-LCD adlı şirketteki tüm Sony hisselerini satın almayı kabul etti.</p>
<p>Samsung, hisseleri karşısında Sony&#8217;e 939 milyon dolara ödeme yapacak.</p>
<p>Sony&#8217;nin televizyon satışlarının küresel talepteki daralma ve Japon para biriminin yüksekliği nedeniyle zarar ettiği bildiriliyor.</p>
<p>Son yedi yıldır televizyon üreticisi ayağı zarar etmekte olan şirket, televizyon üretim birimini yeniden yapılandırmayı planlıyor.</p>
<p>Samsung ise aynı dönemde dünyanın en büyük televizyon ve düz ekran televizyon üreticisi durumuna geldi.</p>
<p>Anlaşma gereği Samsung, Sony&#8217;nin iki şirketin ortaklaşa kurdukları S-LCD şirketindeki tüm payını satın alarak S-LCD&#8217;nin sahibi haline gelecek.</p>
<p>Ortak şirket 2004 yılında, henüz küresel talepte bir daralma yaşanmaya başlamadan önce kurulmuştu.</p>
<p>Ancak 2008 yılındaki mali krizin yol açtığı belirsizliğin tüketici talebinde daralmaya yol açması şirketin kârına da önemli bir etkide bulundu.</p>
<p>LCD televizyonlarının fiyatlarındaki düşüş de şirketin kâr payının daralmasına yol açtı.</p>
<p>Yeni anlaşma uyarınca, Sony, kendisi bir üretim tesisine sahip olmadan, Samsung&#8217;dan LCD televizyon almaya devam edecek.</p>
<p>Uzmanlar, anlaşmanın özellikle Sony için doğru bir adım olduğunu söylüyor.</p>
<p>Tokyo&#8217;daki Mito Securities&#8217;den Keita Wakabayashi, Sony&#8217;nin bu anlaşmayı daha erken yapmış olması gerektiğini belirtti.</p>
<p>Kaynak : <a title="Samsung Sony'nin TV hisselerini satın aldı" href="http://www.bbc.co.uk/turkce/ekonomi/2011/12/111226_sony_samsung.shtml" target="_blank">BBC Türkçe</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/sirketler/samsung-sonynin-tv-hisselerini-satin-aldi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>WordPress, Google&#8217;a Rakip mi Oluyor?</title>
		<link>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/internet/wordpress-googlea-rakip-mi-oluyor.html</link>
		<comments>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/internet/wordpress-googlea-rakip-mi-oluyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 14:59:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan ARIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Google]]></category>
		<category><![CDATA[Wordpress]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakanarik.com/?p=36</guid>
		<description><![CDATA[Ünlü blog servisi WordPress yeni hizmetini duyurdu. Kullanıma sunulan servis ile WordPress Google'a rakip mi oluyor?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ünlü blog servisi WordPress yeni hizmetini duyurdu.</p>
<p>Kullanıma sunulan servis ile WordPress Google&#8217;a rakip mi oluyor?</p>
<p>Reklam alanında rekabetin artmasını yönündeki beklentiler özellikle ülkemizde artmış durumda.</p>
<p><a title="WordPress, Google'a Rakip Oldu" href="http://teknoloji.milliyet.com.tr/wordpress-google-a-rakip-oldu/internet/haberdetay/02.12.2011/1470202/default.htm" target="_blank">Milliyet&#8217;in haberine göre</a> ;</p>
<blockquote><p>Blog hizmeti veren sitelerin üst sıralarında yer alan <a title="Wordpress" href="http://tr.wordpress.org/" target="_blank">WordPress</a> yepyeni servisini duyurdu. Yapılan bildiriyle, aslında şirket yapısıyla çok da uyuşmayan sürpriz bir oluşum açıklandı.</p>
<p>Bu kapsamda, -bir nevi Google Adsense&#8217;e rakip olarak lanse edilen- reklam yayınlama sitesi olan <strong>WordAds</strong> basın mensuplarına tanıtıldı.</p>
<p>Web site ve blog sahiplerinin daha iyi şartlara layık olduğunu söyleyen yetkililer, uygulamanın 2012 yılı başında devreye gireceğini de sözlerine eklediler.</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakanarik.com/bilgisayar/internet/wordpress-googlea-rakip-mi-oluyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Haydar Baş’la kimler uğraşıyor?</title>
		<link>http://www.hakanarik.com/haberler/prof-dr-haydar-basla-kimler-ugrasiyor.html</link>
		<comments>http://www.hakanarik.com/haberler/prof-dr-haydar-basla-kimler-ugrasiyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2011 20:33:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan ARIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Haydar BAŞ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakanarik.com/?p=28</guid>
		<description><![CDATA[Ülkemizin yetiştirdiği değerli fikir ve bilim adamı Haydar Baş için bugüne kadar ortaya atılan mesnetsiz iddiaların haddi hesabı yok. Ağzı olan konuştu, eline kalem alan yazdı. İçindeki kini ve çamuru kustu. Şimdi de Rota Haber adlı rotasının neresi olduğu malum olan bir haber sitesinde o bildik iftiralardan biri yayınlandı. Rotahaber’de şöyle yazıyor:]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizin yetiştirdiği değerli fikir ve bilim adamı Haydar Baş için bugüne kadar ortaya atılan mesnetsiz iddiaların haddi hesabı yok. Ağzı olan konuştu, eline kalem alan yazdı. İçindeki kini ve çamuru kustu. Şimdi de Rota Haber adlı rotasının neresi olduğu malum olan bir haber sitesinde o bildik iftiralardan biri yayınlandı.<br />
Rotahaber’de şöyle yazıyor:</p>
<p>“Genelkurmay Başkanlığının bilgisi dâhilinde 5 Mayıs 1997 tarihli üst yazısında tüm illerdeki bağlı komutanlıklardan sivil toplum örgütleri ile ilgili bilgi isteyen Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Koramiral Aydan Erol, tanıdığı 1 haftalık sürenin sonunda komutanlığına geçen belgelerde fişlenmiş görünen ancak &#8220;yararlı&#8221; olduğu belirtilen bir isim bulunuyor.<br />
Rotahaber&#8217;in ele geçirdiği &#8220;Aşırı İslamcı unsurlar ve vakıfların bağlı bulunduğu tarikat ve dinî akımlar&#8221; isimli dosyanın ön listesinde yer alan 47 cemaat arasında sadece birine not düşüldüğü görülüyor. Mamak yani Kadiri Haydar Baş Grubu. Bugün Bağımsız Türkiye Partisi&#8217;nin Genel Başkanı olan ve sıkça Fethullah Gülen ile ilgili konularda gündeme gelen Haydar Baş, &#8220;MİT tarafından Fethullah Gülen&#8217;e karşı kullanılan cemaat lideri&#8221; olarak belirtiliyor. Belge üzerinde Haydar Baş&#8217;ın isminin hemen altına parantez açılarak &#8220;MİT bu şahsı F. Gülen&#8217;e karşı kullanmaktadır&#8221; deniliyor.”</p>
<p>Haber bu.</p>
<p>Sitede ayrıca “MİT’te Hakan Fidan dönemine kadar askerin kontrolünün olduğu da biliniyor” cümlesi de ilave edilmiş.<br />
İddia edenler iddialarını ispatlamakla mükelleftirler. MİT, nasıl ve hangi yöntemle Haydar Baş’ı kullanmış? Nasıl yapmış? Kimler devreye girmiş? gibi sorulara cevap yok.</p>
<p>Zaten bu gibi haberler “çamur at izin kalsın” amacı taşır.</p>
<p>Bu ülkede başbakanların ABD tarafından kullanılmasını haber yapmayanların, hocafendilerin kapılarının önündeki FBI ajanlarının kontrolünde Pensilvanya’da yaşamalarını haber yapmayanların, Beyaz Saray’a gidip “bizi kullanmaya devam edin” diye yalvaran bakanları, İngiliz vatandaşı olup “İngiltere menfaatleri için çalışmaya yemin eden” bakanları haber yapmayanların 1997 yılında yazıldığı iddia edilen bir raporda geçen incecik bir yazıya hararetle sarılıp “Haydar Baş’ı MİT Fethullah Gülen’e karşı kullandı” diye çığlık atmaları tesadüf değildir.<br />
Oysa bu o kadar büyük bir palavradır ki neresinden düzeltsek bilmiyoruz.</p>
<p>Adı geçen raporun yayınlandığı tarihten sonra (ki bu tarih, 28 Şubat kararlarının alınmasından 3 ay sonrasına tekabül ediyor) Haydar Baş ve grubuna karşı Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı operasyonları yapıldı:</p>
<p>Dönemin Amerikancı YÖK başkanı Kemal Gürüz, savcılığa yaptığı suç duyurusunda Prof. Dr. Haydar Baş&#8217;ın profesörlüğünü Türkiye&#8217;de kullanamayacağını, iddia ederek dava açar. Davanın temel konusu Haydar Baş&#8217;ın profesörlüğüdür. YÖK, Baş&#8217;ın profesörlüğüne karşı adeta savaş ilan etmiştir.</p>
<p>Başbakan Ecevit ve dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan imzalı yazıda, “Ülke genelinde faaliyet gösteren Haydar Baş grubunun mal ve hareketlerinin takibi ile grupla irtibatlı olan vakıf, dernek, şirket vb kuruluşların incelenmesi&#8221; talimatı verilir.<br />
1998 yılında başlayan ve ilk etapta Baş-Çelik, İlmi Araştırmalar Vakfı ve Meltem Kolejleri’ni hedef alan incelemeler, daha sonra yüzlerce şirketi, binlerce kişiyi içine alacaktır.</p>
<p>Aynı güç odakları, 28 Şubat’ın en hararetli günlerinde birbiri ardına başka düğmelere basarlar.<br />
01.04.1998 tarihinde ortakları arasında Prof. Dr. Haydar Baş&#8217;ın da bulunduğu Baş-San tesislerinin Akçaabat&#8217;taki fabrikasına hesap uzmanlarınca baskın yapılır.</p>
<p>Mülkiye Başmüfettişi, Vakıflar Genel Müdürlüğü Başmüfettişi, Polis Başmüfettişi ve Vergi Denetmenlerinden oluşan ekip ve bu ekibe bağlı yan ekipler, Türkiye&#8217;nin her vilayetinde Prof. Dr. Haydar Baş&#8217;la ilgili gördükleri kurum ve şahısları incelemeye alırlar.<br />
Bir suç unsuru bulmak ya da suç unsuru isnat edecekleri bir olayı ortaya çıkarmak için akıl almaz raporlar yazarlar. Hukuk ve insanlık tarihinin en trajikomik olayları cereyan eder.</p>
<p>Bu süreçte, kapatılması için yoğun bir şekilde belge arayışına gidilen kurumlardan biri de İlmi Araştırmalar Vakfı&#8217;dır.<br />
Hazırladıkları raporlarda ise, bu vakıfların dehşet verici (!) suçlarından bazıları şöyle sıralanır:<br />
1- &#8220;Vakıf bünyesinde oluşturulan (zikir) grupları vasıtasıyla toplantılar yaparak 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Kanununa aykırı davranmak.&#8221;<br />
2- Vakfın Kilis Şubesi Büro Salonu&#8217;nda Kur&#8217;an okunduğunun tespit edildiği ve burada bulunan İlmi Araştırmalar Vakfı yönetim kurulu üyesi ile birlikte adı geçen şahsın ifadelerinin alındığı ve Cumhuriyet Başsavcılığı&#8217;na suç duyurusunda bulunulduğu…<br />
(Böylece hızlı müfettişler, vakıf şubesinin bir odasında Kur&#8217;an okunmasında bile suç unsuru bulmuşlar (!) ve savcılığa suç duyurusunda bulunmuşlardı! Başka söze ne hacet!)</p>
<p>Prof. Dr. Haydar Baş&#8217;a yönelik 28 Şubat tacizinin bir diğer örneği de, Meltem Kolejleri’nin maruz kaldığı müfettiş baskınlarıydı.<br />
Bu kolejler, Prof. Dr. Haydar Baş&#8217;ın kurduğu, Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;nın istediği bütün şartlar yerine getirilerek açılmış kolejlerdir. Her biri dört dörtlük eğitim kurumlarıydı. &#8220;Kapatın&#8221; talimatını alan müfettişler, bu kolejler üzerinde aylar süren incelemeler yaptılar. Yedi yıldan beri faaliyet gösteren bu güzide kurumları kapatmak, binlerce öğrenciyi sokağa atmak için akıl almaz raporlar hazırladılar. Bu raporlarda “penceresi dardı, merdiven kısaydı, dışardan ezan sesi duyuluyordu” gibi akıl almaz iddialarla bu okulları kapatıp binlerce öğrenciyi sokağa attılar.<br />
Girişimci işadamları tarafından ulusal ekonomik model çerçevesinde ülke kalkınmasına hizmet amacıyla kurulan SESİAD (Serbest Sanayici İşadamları Derneği), mühendislerin örgütlenmesiyle oluşan (Mühendisler Cemiyeti), doktorların kurduğu (Tıbbiyeliler Cemiyeti) de baskına maruz kalan kurumlar arasındaydı.</p>
<p>Bütün bu kurumlar baskına uğradı, taciz edildi.</p>
<p>Şimdi soralım:</p>
<p>Haydar Baş’la irtibatlı gördükleri her kurumun ve şahsın üzerin giden “devlet” nasıl oluyor da aynı süreçte Haydar Baş’ı kullanmış oluyor?</p>
<p>Haydar Baş, Fethullah Gülen’in Vatikan’a gidiş sürecine kadar kendisi hakkında tek bir kelime olumsuz söz sarf etmemiştir. Fethullah</p>
<p>Hoca’nın Vatikan ziyareti ve papaya sunduğu mektup sonrasında da “ona uyarıcı bir mektup” gönderilmiş, hatta bununla da yetinmeyip “yakın dostlarından bir heyeti Hoca’nın evine ziyarete göndererek onunla birebir konuşturmuştur.”<br />
“Kullanılma” denilen bir kelime Haydar Baş’ın semtine bile uğramamıştır.</p>
<p>Rota Haber, madem gazetecilik yapıyor madem çok derin haber kaynakları var o halde “MİT’in ve askeri istihbaratın” Haydar Baş hakkında hazırladığı ipe sapa gelmez raporları da yayınlasın. Ergun Poyraz’ın kitaplarında bu raporlar ayrıntısıyla var.</p>
<p>Hülasa, biz bu çamurlara alıştık.</p>
<p>Hayatları kullanılmakla geçen çevrelerin Türkiye’nin “kullanılmayan tek kalesi olan Haydar Baş’a” böylesine yüklenmeleri karşısında sadece gülüyoruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakanarik.com/haberler/prof-dr-haydar-basla-kimler-ugrasiyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SAİD NURSÎ’NİN HAÇLILARLA İTTİFAKI</title>
		<link>http://www.hakanarik.com/haberler/said-nursinin-haclilarla-ittifaki.html</link>
		<comments>http://www.hakanarik.com/haberler/said-nursinin-haclilarla-ittifaki.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2011 20:24:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan ARIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakanarik.com/?p=22</guid>
		<description><![CDATA[Bu ülkenin özgür ve egemen hale gelmesi kolay olmamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası parsel parsel bölünmek istenen, tarih sahnesinden silinmek istenen Türkiye’nin yeniden dirilişini gerçekleştiren hareket Kuva–yı Milliye hareketi olmuştur. Her tarafı işgal edilmiş, insan ve silah gücü tükenme noktasına gelmiş, moral olarak perişanlık içinde olan bir ülkenin içinden Kuva–yı Milliye adıyla bir hareket filizleniyor, insanüstü bir kararlılık ve inançla bu toprakların insanlarını yeniden örgütlüyor, savaşıyor, savaşıyor, savaşıyor... Sonuçta da bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti ortaya çıkıyor. Kuva–yı Milliyecilerin yiğit mücadelelerine destek verenler olduğu gibi, karşı çıkanlar da olmuştur. Karşı çıkanların en başta gelenlerinden biri ise, Said–i Nursi ya da diğer ismiyle Said–i Kürdi! ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Önce Yüce Allah’ın, İslam dininin yegâne hak din olduğu konusundaki tartışmasız ilahî hükümlerini hatırlayalım:</p>
<p>ALLAH KATINDA TEK DİN İSLAM’DIR</p>
<p>1- &#8220;Hiç şüphe yok ki, Allah katında yegâne din İslam’dır&#8221; (Âl-i İmran, 19)<br />
2- “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam&#8217;ı seçtim.” (Mâide, 3)<br />
3- “Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki; kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran, 85)</p>
<p>İslam dini; 1- Tevhid akidesi, 2- Nübüvvet temeli üzerine bina edilir.</p>
<p>YAHUDİ VE HRİSTİYANLARLA İLGİLİ AYETLER:</p>
<p>1- “Yahudiler ‘Üzeyr Allah’ın oğludur’ demişler; Hıristıyanlar da, ‘Mesih Allah’ın oğludur’ demişlerdi. Bu, onların kendi ağızları ile geveledikleri sözleridir ki, kendilerinden önceki kafirlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da uyduruyorlar.” (Tevbe, 30)</p>
<p>2- “Rahman çocuk edindi, dediler, and olsun ki, siz pek kötü cürette bulundunuz! Neredeyse o (sözün dehşeti)nden gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp dağılacaktı. Rahman için çocuk iddia ettiklerinden ötürü. Çocuk edinmek Rahman’a yakışmaz.” (Meryem, 88-92)</p>
<p>3- “Şurası muhakkaktır ki, ‘Meryem’in oğlu Mesih, Allah’ın ta kendisidir’ diyenler küfre girmişlerdir.” (Mâide, 17)</p>
<p>4- “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesih’i kendilerine Rab edinmişlerdir. Halbuki onlar da tek ilaha ibadet etmekten başka bir şeyle emr olunmamışlardı.” (Tevbe,31)</p>
<p>5- “Allah’ın Meryem oğlu Mesih olduğunu söyleyenler, muhakkak küfre girmişlerdir. Halbuki Mesih, ‘Ey İsrailoğulları, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin! Zira her kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar ve varacağı yer de ateş olur. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur’ demişti. ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler elbet kafir olmuşlardır. Oysa yalnız bir Tanrı vardır, başka Tanrı yoktur. Bu dediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkar edenlere acı bir azap dokunacaktır.” (Mâide, 72-73)</p>
<p>SAİD NURSİ’NİN HIRİSTİYANLAR HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ:</p>
<p>1- “Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya mensup Hıristiyanların mensuplarının çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.” (Kastamonu Lahikası, 114-115)</p>
<p>2- “İşte bu günde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı (komünizm) ancak ve ancak Hıristiyanlık aleminin Müslümanlıkla ittihadı (birleşmesi) yani İncil Kur’an ile ittihad ederek…” (Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 62)</p>
<p>3- “Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri, hem nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, her halde şimal cereyanı; İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak.” (Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 150)</p>
<p>4- “Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhanileriyle ittifak etmek  ve medar-ı ihtilaf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerekir. Çünkü, küfr-ü mutlak hücum ediyor.” (Emirdağ Lahikası ,c. 1, s. 194)</p>
<p>FETULLAH GÜLEN, SAİD NURSÎ’NİN İTİKADI ÜZERE YÜRÜYOR:</p>
<p>KÜRESEL BARIŞA DOĞRU adlı eserin sayfa 131’inde Fetullah Gülen, Kelime-i Tevhid’in ikinci bölümünü söylemeyenler için rahmet nazarıyla bakılmasını istiyor:</p>
<p>&#8220;&#8230; Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani &#8216;Muhammed Allah&#8217;ın rasûlüdür&#8217; kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.&#8221;<br />
(Bkz. http://tr.fgulen.com/content/view/3759/5/)</p>
<p>Fetullah Gülen, Kur’an-ı Kerim’deki Hristiyan ve Yahudilerle ilgili ayetlerin bugünküleri içine almadığını anlatıyor:<br />
“Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de Hristiyanlık ve Yahudilik hakkında kullanılan ifadelerin çok sert olduğu söylenir… Geçmiş dönemlerde, belli Hristiyan ve Yahudilerin apaçık gerçek karşısında gösterdikleri inat, ayak direme ve düşmanlığı ifade için Kur&#8217;ân&#8217;ın kullandığı aynı üslûp, bugünün Yahudi ve Hristiyanları için de kullanılacak diye bir şart, bir mecburiyet olamaz… O âyetlerin ilk günden bu yana her Yahudi ve Hıristiyanı içine aldığı kesin değildir.”<br />
(Fetulah Gülen, Fasıldan Fasıla 4, sayfa 95).</p>
<p>RİSALE-İ NUR’UN İÇİNDE YER ALAN &#8220;TARİHÇE-İ HAYAT&#8221; KİTABINDAN:</p>
<p>Said-i Nursi’nin hayatının anlatıldığı bu kitabın “ilk hayat” bölümünden 32. sayfa:</p>
<p>“Hazret-i Resul-i Ekrem (s.a.v.) ümmetinden sual sormamak şartıyla ilm-i Kur&#8217;an’ın talim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bir allame-i asır olarak tanınmış ve katiyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan suallere mutlaka cevap vermiştir.”<br />
Bu kitaba göre, Peygamberimiz (s.a.v.), rüyasında Said-i Nursi’ye, kimseye soru sormaması şartı ile Kur&#8217;an ilmini öğreteceğini buyurmuştur.<br />
“Risale-i Nur gerçi zahiren sizin eserinizdir, fakat nasıl ki, Kur&#8217;an-ı Mübin Allah’ın kelamı iken Seyyid-i Kainat, Eşref-i Mahlukat Efendimiz nasa tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Furkan-ı Azim’in nurlarından bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i hakla hitab ediyorsunuz.”</p>
<p>HZ. PEYGAMBERİN (S.A.V.) RÜYADA GÖRÜLMESİ VE SAİD’İN ÖVÜLMESİ KONUSU:</p>
<p>Risale-i Nur’da yer alan &#8220;Sikke-i Tasdik-i Gaybi&#8221; kitabında, Hz. Peygamberi (s.a.v.) rüyasında görenlerin ağzından onun sahip olduğu iddia edilen makamla ilgili şunlar anlatılmaktadır:</p>
<p>1- Risale-i Nur şakirdlerinden Rıza görüyor:<br />
“Hz. Peygamber (s.a.v.), camide Ebubekir Sıddık’a emrediyor: “Çık hutbe oku!” Ebubekir Sıddık koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: “Bu söylediğim hakikatlerin izahatı 29. sözdedir.”</p>
<p>2- Risale-i Nur’un Osman isimli şakirdi:<br />
“Rüyamda Şemal-i Şerif’e muvafık, nurani bir surette Hazret-i Peygamberi (s.a.v.) oturduğu yere dayanmış bir şekilde gördüm. Bu anda bir sada geldi ki, Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) bir yaveri geldi, kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur naşilerinin üstadı olan zat içeri girdi. Hazret-i Peygamber, üstadımıza şefkatkarane bir iltifat göstererek dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.”</p>
<p>3- Risale-i Nur şakirdlerine evini tahsis eden Şükrü efendidir.<br />
Rüyada ona diyorlar ki: “Senin o köşküne Hazret-i Peygamber (s.a.v.) gelmiş, o da koşarak gidip, Hazret-i Peygamberi çok nurani ve sürurlu bir halde bulup ziyaret etmiş.</p>
<p>4- Risale-i Nur şakirdlerinden Nazmi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki:<br />
“Rüyasında ona diyorlar ki, Risale-i Nur’un şakirdleri imansız ölmezler. Kabre imanla girerler.” (s. 21-22)</p>
<p>RİSALE-İ NUR’UN İLHAM YOLUYLA, BİR MANADA VAHİY İLE YAZILMASI KONUSU:</p>
<p>ŞUALAR KİTABINDAN s. 559, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 97:</p>
<p>&#8220;Risaletü’n-Nur sair te&#8217;lifat gibi ulum ve fünundan ve başka kitaplarda alınmamış. Kur&#8217;an’dan başka me&#8217;hazı yok. Kur&#8217;an’dan başka üstadı yok. Kur&#8217;an’dan başka mercii yok. Telif olunduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur&#8217;an’ın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur&#8217;aniden ve ayatın nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.”</p>
<p>REHBERLER, s. 141:</p>
<p>&#8220;Risale-i Nur, 20. asrın Müslümanlarını ve bütün insanlarını koyu bir fikir karanlıklarından ve müthiş delalet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyari ile yazılmış değil, Cenab-ı Hakkın lisanı ile yazılmış bir eserdir.”</p>
<p>MÜDAFAALAR, s. 300:</p>
<p>“Bu hakikatlerden anladım ki, Risale-i Nur, bu asırın insanları olan bizler için yazdırılmıştır.”</p>
<p>MÜDAFAALAR, s. 347:</p>
<p>“Ey Risale-i Nur! Senin Hakkın dili, Hakkın ilhamı olup O&#8217;nun izni ile yazıldığına şüphe yoktur. Ben kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitaptan alınmadım, hiçbir eserden alınmadım. Ben Rabbani ve Kur&#8217;aniyim. Bir layemut&#8217;un eserinden fışkıran kerametli bir Nur&#8217;um.”</p>
<p>KASTAMONU LAHİKASI, s. 233:</p>
<p>“Risale-i Nur’un mesaili, ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdi bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile, sunuhat, zuhurat, ihtirat ile oluyor.”</p>
<p>MEKTUBAT, s. 362, 363:</p>
<p>“Kur&#8217;an’ın bir nevi tefsiri olan Sözler’deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; kimsenin ihtiyar ve şuuru ile kesilmez, biçilmez; belki onların vücududur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybidir ki o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercüman, bir hizmetkarız.”</p>
<p>BARLA LAHİKASI s. 78-79:</p>
<p>“Risale-i Nur gerçi zahiren sizin eserinizdir; fakat nasıl ki Kur&#8217;an-ı Mübin Allah’ın kelamı iken Seyyid-i Kainat, Eşref-i Mahlukat Efendimiz nasa, tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Furkan-ı Azim’in nurlarında bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i Hakla hitab ediyorsunuz. Hulusi.”</p>
<p>SAİD-İ NURSİ’NİN BÜTÜN İLMİNİN ALLAH’TAN OLMASI:</p>
<p>TILSIMLAR MECMUASI, s. 188:</p>
<p>“… Bu hadis-i şerif nurun tercümanına mutabık geliyor ki: İlminin ve kemalinin tahsil ve terbiye neticesi değil, lutuf ve ihsan-i Rabbani olarak, bir harika-ı fıtrat halinde kısacık bir zamanda ihsan edileceğini bildiriyor ki, şimdiye kadar kimse de vaki olmamış olan bu hal ancak bir büyük müceddidin alamat-ı mahsusasındadır.”<br />
Risalelerin yazılmasındaki ilmin &#8220;ledünni&#8221; olduğunun ispatı için şunu kullanmışlardır:</p>
<p>TILSIMLAR MECMUASI, s. 189:</p>
<p>“Kehf suresinin Hz. Musa (as) ile Hızır’dan (as) bahseden 65. ayetinin &#8220;tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz&#8221; anlamına gelen bölümü ebced hesabına tâbi tutularak yukarıdaki iddia delillendirilmek istenmiş, Said-i Nursi’ye verilen bu ilmin Resaili&#8217;n-Nur olduğu belirtilmiştir.”</p>
<p>RİSALELERİ YAZARKEN GAYBİ İHTAR ALMASI:</p>
<p>TARİHÇE-İ HAYAT, s. 45:</p>
<p>“Çoktan beri ruhuma ihtar edilmiş ki, Ziya namında birisi, Risale-i Nur namına büyük bir hizmet edecek. Bu mesele gösterdi ki, o  Ziya bu Ziya’dır.”</p>
<p>KASTAMONU LAHİKASI, s. 29:</p>
<p>“Birden bir ihtar-ı gaybi ile kat&#8217;i kanaat verecek bir surette kalbime geldi. Denildi ki: Ciddi bir alaka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin &#8220;bir ışık var, bir nur göreceğiz&#8221; diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri; sizin hakkınızda belki iman cihetiyle, Alem-i İslam hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale-i Nur’dur.”</p>
<p>RİSALELERDE YER ALAN İFADELER:</p>
<p>“Yazdırıldı” (Şualar, 219)<br />
“Yazdırılmış” (Lemeat, 68)<br />
“Yazdırılmadı” (Tarihçe-i Hayat, 398)<br />
“İzin olmadığından yazılamadı” (Kastamonu Lahikası, 28)<br />
“İrade ve ihtiyarım ile yazmadım” (Şualar, 83)<br />
“Yazmaya izin verilmedi” (Sözler, 157)</p>
<p>RİSALELERİN FARKLI DİLLERDE YAZILMASI KONUSU DA İRADESİZ OLARAK YAZILMASINDANMIŞ!</p>
<p>“Şu fıkra Arabi geldiği için Arabi yazıldı…&#8221; (Sözler, 443)<br />
“Şu 20. Pencerenin hakikati, bir zaman Arabi bir surette kalbe şöyle gelmişti…” (Sözler, 625)<br />
“Yani bu münacat kalbe Farisi olarak tahattur ettiğinden Farisi yazılmıştır.” (Sözler, 193)</p>
<p>SAİD-İ KÜRDÎ’NİN EKÜMENİK PATRİK SEVDASI VE TEVARÜS EDEN AMERİKANCI MİSYON</p>
<p>Son dönemin &#8220;diyalogcu nurcuları&#8221;nın &#8220;ekümenik sevdalı patriğe destek misyonu” ve &#8220;Amerika’nın bölgesel ve küresel planlarına taşeronluk hizmeti&#8221; son çeyrek asırla sınırlı değildir.</p>
<p>TEVARÜS EDEN AMERİKANCI MİSYON</p>
<p>Bu bağlamda günümüzün diyalogcu nurcuları, sarmaş dolaş pozlar vermek ve Ramazan sofralarında iftar duaları yaptırmak suretiyle &#8220;ekümenik sevdalı Patrik Bartho&#8221;yu milletimizin nezdinde meşrulaştırma ve ABD’nin planına taşeronluk yapma vazifesini Garibüzzaman Said Kürdî’den devralmışlardır.<br />
İslam medeniyetinde hiç rastlanmamış biçimde &#8220;Hıristiyan şehit&#8221; gibi Haçlı itikadı hükümleri üreten ve bunu İslam itikadı imiş gibi risaleler yoluyla pazarlayan Garibüzzaman Said Efendi’nin (Bkz. Bkz. Kastamonu Lahikası, s. 75), risalelerini kaleme aldığında birer nüshasını Papa XII. Pie’ye gönderdiği, Papa’nın da buna mukabele ettiği gözden kaçmamalıdır (Bkz. Küresel Barışa Doğru, Gazeteciler ve Yazarlar vakfı yay. s 131; Köprü, s. 2, Kasım 1997, s. 110–116).</p>
<p>GARİBÜZZAMAN, EKÜMENİK PAPAZLA SARMAŞ DOLAŞ</p>
<p>Bu arada 1950’li yıllarda Garibüzzaman Said–i Nursî’nin sürpriz biçimde Fener semtinde ikamet etmesi sebebiyle, Rum Patrik Athenagoras ile görüşmelerini sürdürmesi de önemli köşe taşlarıdır (Bkz. Küresel Barışa Doğru, Gazeteciler ve Yazarlar vakfı yay. s 131; Köprü, s. 2, Kasım 1997, s. 110–116).<br />
Cumhuriyet döneminin &#8220;ABD’den ithal ilk ekümenik sevdalısı&#8221; papaz Athenagoras’ın sicili  ile Garibüzzaman Said Kürdî’nin dostlukları, &#8220;nurculuğun ne idüğü&#8221;nü kavramak hususunda çok önemli bir foyametredir.</p>
<p>PATRİK VE GARİBÜZZAMAN KUVAY-İ MİLLİYE’YE KARŞI</p>
<p>Ne ilginçtir ki; günümüzün diyalogcu nurcuları, Kuvay–ı Milliye’yi çetecilik olarak nitelendirerek rahatsızlıklarını ifade ederlerken, Milli Mücadele yıllarında Fener Rum Patrikhanesi de Kuvay–ı Milliye hareketini barbarlık olarak niteliyordu. (Bkz. Erol Cihangir, Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk–Ortodoks Patrikhanesi, Turan Yay. İstanbul, 1996, s.5; Mesut Çapa, Pontus Meselesi / Trabzon ve Giresun’da Milli Mücadele, TKAE Yay. Ankara, 1993, s.38).<br />
Yine ne tesadüf ki, İngilizler tarafından kurdurulan ve yönetim kurulunda Garibüzzaman Said–i Kürdî’nin de bulunduğu zamanın Cemiyet–i Müderrisîn namlı Teâl–i İslam Cemiyeti, 26 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde &#8220;fetva ilanatı&#8221; yayınlayarak, Türk milletini Kuvay–ı Milliye’ye destek vermemeye, hatta &#8220;hain, eşkıya, katil canavarlar ve lanetlik&#8221; ilan ettikleri M. Kemal Atatürk önderliğindeki Kuvay–ı Milliye kadrosuna karşı mücadele etmeye çağırıyor, kesinlikle İngiliz ve Yunanlılara karşı gelinmemesini tavsiye ediyordu (Bkz. İkdam gazetesi, 26 Eylül 1919; Yücel Özkaya ’Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler’, Atatürk Araştırma Merkezi, Cilt IV, Sayı 10, (Kasım 1987); Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd (ATESE) Arşivi, Klasör 86, Dosya 144 (1318), Fihrist 240; M. Latif, Yeni Asya gazetesi, 11 Mayıs 2005).<br />
Garibüzzaman’ın İngiliz patentli fetvasını örtmek isteyen Yeni Asya grubu, &#8220;Bediüzzaman bu cemiyetin ’sade’ bir üyesidir&#8221; (M. Latif, 11 Mayıs 2005, Y. Asya) deseler de; muteber tarihçilerden Tarık Zafer Tunaya, adeta tarihe not düşercesine &#8220;26 Eylül 1919’da bu cemiyet, (Teali İslam’ın ilk adı olan Cemiyet–i Müderrisin) İkdam gazetesinde, Anadolu hareketi aleyhinde ilk beyannamesini, daha sonra ikinci ve üçüncüsünü yayınlamıştır. İlk yönetim kurulunda Mustafa Sabri (Başkan), İskilipli Mehmet Atıf (İkinci başkan), Said–i Kürdî (İttihad–ı Muhammediye önderi olarak) bulunuyorlardı&#8221; (T. Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, c. II, s. 384–396) tespitini yapıyor.<br />
Diyalogcu nurcuların &#8220;milli duruş&#8221;a ve Kuvay–ı Milliye’ya karşı oluşları, sadece günümüzün AB sürecinin gereği veya konjonktürel bir tavır değil, bilakis üstatları Garibüzzaman’dan devraldıkları bir mandacılık mirasıdır.</p>
<p>SAİD NURSÎ’NİN YUNAN VE İNGİLİZLER YERİNE, KUVAY-I MİLLİYEYE TAARRUZU</p>
<p>Nitekim Teal–i İslam Cemiyeti 16 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk milletini Kuva–yı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırıyordu.<br />
Bu bildirinin altında imzası bulunanlardan biri de Said–i Nursi idi. Bu bildiride şu satırlara yer verilir:</p>
<p>“Biçare millet! Bu yankesicilerin hilelerini, desiselerini hala tamamen anlayamamıştır. Yazık bin kere yazık ki, gerek harb içinde, gerek mütarekeden sonra memleket bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evladını telef ediyor da Enver, Cemal, Mustafa Kemal vesaire beş on eşkıyanın vücudunu ortadan kaldırmak için icab eden küçük fedakarlığı göze almıyor.</p>
<p>Millet (&#8230;) hala kendisini aldatan bu heriflere niçin diyemiyor ki “Ey hainler, ey Allah’tan korkmayan ve Peygamberden haya etmeyen mahluklar, muharebe ettiniz başımızı bin türlü belalara soktunuz, mağlup oldunuz, şimdi niye tekrar, gücünüz yetmediğini ikrar ve imza ettiğiniz devletleri yeniden kızdırarak üzerimize husumet ve gazaplarını davet ediyorsunuz?</p>
<p>İngilizleri kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları musallat ettiler. Harpte mağlup olduktan sonra uslu oturmak ve mağlubiyetin neticesine katlanarak telafisini sabr–u sükun ve akl–u tedbir dairesinde izale etmekten başka çare var mıdır?</p>
<p>Düşünmüyor musunuz ki Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz.</p>
<p>Hem sizler ey yalancı ve deni şâkiler!</p>
<p>(&#8230;) Kendinize ne hakla, ne yüzle Kuva–yı Milliye namını veriyorsunuz? Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenab–ı Hakk’ın gazap ve laneti sizin üzerinize olsun.”</p>
<p>SAİD NURSİ’YE GÖRE PATRİK ATHENAGORAS GİZLİ MÜSLÜMANMIŞ</p>
<p>Garibüzzaman Said Kürdî’nin bağrına bastığı ve hatta &#8220;gizli Müslüman&#8221; diye (M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj Yeni Asya, 23 Mart 2005,; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe–i Hayatı, İstanbul 1990, C.2, s. 1479.) etrafa yayıp temize çıkartmaya çalıştığı 1950’lerin Ekümenik sevdalı Fener Patriği Athenagoras’ın sicili, Ekümenik sevdalı Patrik Bartholomeus’la sarmaş dolaş olan günümüzün diyalogcu nurcularının da kimliğini ortaya çıkartması bağlamında önemli bir işarettir.</p>
<p>PATRİK ATHENAGORAS RUM ÇETESİNİN BAŞI</p>
<p>Patrik Athenagoras, Milli Mücadele yıllarında Anadolu’daki Rum azınlıkları kışkırtmak üzere kurulan Mavri Mira teşkilatının kurucusudur (Bkz. M. Kemal Atatürk, NUTUK, Vesika 1, Erzurum / 22 Ağustos 1919).  Athenagoras, yetkisi olmadığı hâlde kendisini &#8220;Konstantinopolis Ekümenik Patriği &#8221; ilân etme cüretinde bulunmuştur (Bkz. Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, s.309). Time ve Fortune dergileri, Kıbrıs meselesinde EOKA katilleriyle işbirliği yapmış baş tahrikçinin Patrik Athenagoras olduğunu, Makarios ve beraber çalıştığı papazların Patrik Athenagoras’a bağlı bulunduğunu, dolayısıyla ondan emir aldıklarını ilân etmişlerdir. (Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Sonuç böl. Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996).</p>
<p>ABD BAŞKANI TRUMAN’IN TALİMATIYLA PATRİK OLAN<br />
ÇETEBAŞI</p>
<p>Athenagoras’ın vaziyetini eski diplomat Oğuz Gökmen’den ve Necip Fazıl’dan dinleyelim:<br />
Savaş sonrasında ABD, New York Metropoliti Athenagoras’ı Patrik yapmak istiyordu. Amerikalılar, 1948’de &#8220;Rus yanlısı&#8221; olarak gördükleri Patrik Maksimos’un görevinden alınıp yerine Athenegoras’in getirilmesi için yoğun bir faaliyet içine girdi. Maksimos’un sunduğu bazı şartlar kabul edildi ve 18 Ekim 1948’de istifa etmesi sağlandı. Amerika’dayken Fener Rum Patrikliği’ne seçilen Athenegoras, Amerika’dan Başkan Truman’ın özel uçağıyla 26 Ocak 1949 günü İstanbul’a geldi ve ertesi gün merasimle taç giydi. İsmet Paşa olumlu, Büyükelçimiz eski Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu da bence haklı nedenlerle bu işe karşı çıkıyordu. Sonunda İsmet Paşanın dediği oldu. Türk vatandaşı olmadığı için Patrik olması Lozan anlaşmasına göre mümkün olmayan ABD vatandaşı Athenegoras, Başkan Truman’ın İnönü’den özel talebi üzerine bir gecede ’fevkalade telsik’ yoluyla Türk vatandaşlığına kabul edildi. Daha sonraları Dışişleri Bakanı olan İhsan Sabri Çağlayangil, Emniyette pasaport işleri yapıyordu. Ona demişler ki: &#8220;Bu işi hallet. Athenagoras’ı Türk uyruklu göster&#8221;. Çağlayangil de kitabına uydurmak için &#8220;Bu adam vaktiyle Selanik’te doğmuş olsun. Selanik de önceden Türk toprağıydı&#8221; şeklinde bir kimlik ve köken ihdas etti. Neticede Athenagoras, Fener’e Patrik oluverdi.<br />
Yetinmedi tabii; Fener, Patriğe dar geliyor, Eyüp nahiyesinin tamamını istiyordu. Heybeliada Ruhban Okulunun açılmasında da ısrarlı idi (Oğuz Gökmen, Türkiye, 24 Temmuz 2005; Akşam, Patrikhaneye ithal ruhban, 4 Mart 2004; Necip Fazı, Büyük Doğu, Ördeklerden bir filo / Bir de Kazdan amiral).</p>
<p>ATHENAGORAS’I HAZMETTİRME İŞİNİ GARİBÜZZAMAN ÜSTLENDİ</p>
<p>Türk vatandaşı olmayan, Milli Mücadele yıllarında Rum azınlığı kışkırtmak üzere Mavri Mira derneğini kuran, Kıbrıs’ta EOKA’cı katillerin baş tahrikçisi olan bir Amerikan vatandaşının truman’ın bir gece yarısı &#8220;özel talep&#8221;iyle Fener’e Patrik yapılması elbette hazmedilecek türden bir iş değildi.<br />
Topluma ve üst düzey muhafakâr çevrelere &#8220;Athenagoras’ın bir gece ansızın Patrik yapılmasını hazzettirme işi&#8221;ni ise Garibüzzaman üstlenmişti. Derhal Fener’e kapağı atan Garibüzzaman’a göre Athenagoras, tam bir &#8220;gizli Müslüman&#8221;dı. Öyle tepki verilecek bir adam değil, bilakis baştâcı yapılması gereken bir papazdı (Bkz. M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj Yeni Asya, 23 Mart 2005,; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe–i Hayatı, İstanbul 1990, C.2, s. 1479).</p>
<p>BAKIN ŞU GARİBÜZZAMAN MASALINA: PAPAZ MÜSLÜMANMIŞ</p>
<p>Garibüzzaman’ın talebesi Muhsin’in anlattıklarına kulak verin Allah aşkına, din namına dönen dolaplara bakın…<br />
&#8220;Birgün yine Muhsin’le Üstadın yanına geldiğimizde görüşürken farklı bir hâlet–i Ruhiye hissettim, merak ettim ve sordum. Üstad Hazretleri o gün Fener Patrikhanesine giderek Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiş ve ziyaret esnasında kendisine hitaben, ’Siz Kur’ân’ı Allah’ın kitabı, Hz. Peygamberi de peygamber kabul etseniz ve Hıristiyanlığın da dini hakikîsiyle amel etseniz ehl–i necat olacaksınız’ demiş. O da ’Ben kabul ediyorum’ diye cevap vermiş. Üstad tekrar ’Dünyadaki diğer ruhanî reisler de kabul ediyorlar mı?’ diye sormuş. O, ’Onlar kabul etmiyorlar’ demiş. Üstad kendisini gayet hürmetle karşılamış olduklarını söyledi&#8221; (Bkz. M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj Yeni Asya, 23 Mart 2005,; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe–i Hayatı, İstanbul 1990, C.2, s. 1479.)<br />
Şimdi siz, imanî ve tarihî değerlendirmenizi yapıp kalbî hükmünüzü verin&#8230;<br />
1950’lerde ABD’nin bir gece yarısı özel uçakla gönderip Fener’e ekümenik Patrik tayin ettirdiğinde onunla sarmaş dolaş olan ve onu tezkiye etme misyonu üstlenen Garibüzzaman ile bugün aynı Amerikan zırhlı ekümenik sevdalı Bartholomeus’la sarmaş dolaş haldeki diyalogcu nurcuların ve Amerika’da mukim Rabbin aciz kulunun &#8220;aynı eksendeki&#8221; hizmetleri neye delalet eder?</p>
<p>Said Nursî’nin Amerika ile ilgili şu ifadeleri, aklı ve imanı olanlar için oldukça manidar olsa gerektir:</p>
<p>“…Küre–i Arz’ın şimdiki en büyük devleti Amerika’nın bütün kuvvetiyle din hakikatlerine taraftar çıkması ve İslamiyetle Asya ve Afrika’nın saadet ve sükünet ve müsalaha bulacağına (barış bulacağına) karar vermesi ve yeni doğan İslam devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırkbeş sene evvel olan müddeayı isbat ediyor, kuvvetli şahit olur.”<br />
(Tarihçe– Hayat , 88, Arabi Hutba–i Şamiye Eserini tercümesi / Birinci Kelime / Haşiye, İçtima–i Reçeteler II/101, Arabi Hutbe–i Şamiye Eserinin Tercümesi / Birinci Kelime/Haşiye)</p>
<p>Bu tarihi gerçekler, şifre kırmak ve kimin ne olduğunu tanımak için yeter de artar bile…</p>
<p>“HIRİSTİYAN NUR TALEBELERİ”</p>
<p>Diyalogcu nurcular, halvet halinde oldukları papaz ve hahamlarının yanlarında veya Batı lobilerinde kendilerinin Müslüman rahip veya Hıristiyan nurcular olarak tanınmalarını iftihar vesilesi kabul ederler. Ancak bu kimlik ve misyonlarının Müslüman Türk Milleti tarafından bilinmesine ise korkunç biçimde tepki gösterirler. Adeta Pavlos’un öğretileri istikametinde &#8220;papaz ile papaz gibi, Müslüman ile Müslüman gibi görünme&#8221;yi &#8220;hizmet şiarı&#8221; edinmişlerdir.</p>
<p>Başlıkta kullandığım &#8220;Hıristiyan nur talebeleri&#8221; nitelemesi, bana ait değil… Yeni Asya’cıların önde gelen zevatından M. Emin Birinci’ye ait.<br />
F. Gülen için ilk defa &#8220;Müslüman Rahip&#8221; nitelemesini, gazetesindeki makalesinde Ertuğrul Özkök yaptı (Bkz. Hürriyet, 4 Eylül, 2000). Diyalogcu nurculardan hiç kimse tepki göstermedi, kınamadı, dava etmedi. Hatta bir gün sonra Zaman gazetesi, sözkonusu nitelemeli ve &#8220;Mürteci mi, yoksa ’Müslüman Rahip’ mi?&#8221; başlıklı makaleyi kendi sayfalarına aktardı, baş tâcı yaptı (Bkz. Zaman, 5 Eylül 2000).</p>
<p>PAPAZ VAVEYLASININ KOPTUĞU AN…</p>
<p>Ne zaman ki, Müslüman Türk Milleti, T. Üçal, Y. Kapusuz, S. Yüksek gibilerin &#8220;nurcu papaz&#8221; (Bkz. Milliyet, 15 Aralık 2001; Tempo, 28 Mart 2005; Zaman, 1 Nisan 2005) şeklindeki haberlerini okudu, pişmiş aşa su katıldı, vaveyla koptu.<br />
Ne zaman ki, Müslüman Milletimiz, &#8220;nurcu papaz&#8221; diye manşete çıkarılan bu gençlerin &#8220;diyalogcu nurcuların öğrenci evleri&#8221;nde yetiştiklerini ve kendi kolejlerinde görev yaptıklarını (Bkz. Zaman, 1 Nisan 2005; Milliyet, 15 Aralık 2001) öğrendi ve böylece &#8220;diyalogcu nurcuların foyası&#8221;nı keşfetmeye başladı; işte orada hesap bozuldu, vaveyla koptu, bu işe papazlar bile kızmaya başladılar (Bkz. Zaman, 1 Nisan 2005).</p>
<p>BİR PAPAZ MASALI…</p>
<p>Bütün bu &#8220;papazsal&#8221; gelişmeleri, ayne’l yakın, ilme’l yakın ve hakka’l yakın biliyorduk. Ancak, 1992 yılından bu yana diyalogcu nurculardan olan ve şimdi artık onlardan yakasını kurtardığı için şükreden Ünye’den &#8220;adı bende mahfuz&#8221; bir kardeşimin beş–altı arkadaşla birlikte bir yemekte iken bizzat naklettiği &#8220;sohbetlerde menkıbe olarak anlatılan bir papaz masalı&#8221;, himmet toplantılarının ve kimi nur sohbetlerinin &#8220;hangi tür papaz masalları&#8221; etrafında döndüğünün göstergesi oldu…<br />
Ünye’deki eski bir şakirdin anlattığına göre, İstanbul’dan gelen üst düzey bir ağabey himmet toplantısında konuştu bunu.<br />
Masal şöyle; İstanbul’da papazın birisi Pazar ayinini yönetiyormuş. Tam ayinin ortasında öğle ezanı okunmuş. Papaz, ayinini derhal yarıda keserek içeri girmiş. Kilisedeki ayine iştirak eden üç–beş kişi dona kalmışlar. Papaz, 10–15 dakika sonra kolları, saçı–sakalı ıslak ve başı mesh edilmiş vaziyette tekrar ayinini yönetmek üzere öne geçmiş. Niye ıslakmış biliyor musunuz? Papaz, gizlice öğle namazını kılmak için içeri geçmiş, namazını kılmışmış, tekrar ayinin yönetmek için geri dönmüş. Bu da güya &#8220;gizli Müslüman nurcu bir papaz&#8221;mış… Böyle çok papaz varmış; her papazı öyle küfürle itham etmek yanlışmış, çok ağır bir vebalmış…</p>
<p>HIRİSTİYAN NUR TALEBELERİNİ YETİŞTİREN AŞK</p>
<p>Diyalogcu nurcuların Müslüman kılığına bürünerek güya hizmet adına sergiledikleri şu &#8220;vahim Haçlı tiyatrosu&#8221; bile, Müslüman milletimizin tüylerini diken diken etmeye yetiyor, yetmelidir.<br />
Diyalogcu nurcuların &#8220;derin papaz aşkı&#8221;, sadece Vatikan’ın Türkiye temsilcisi Monsenyör Marotvich’in &#8220;ekranlardaki Cevşen şov&#8221;ları ve diyalog toplantılarının demirbaşı Cizvit papazı Thomas Michel’in &#8220;Said–i Nursi’nin İslam tarihinde ilk defa Hıristiyanlara şehadet mertebesi lütfettiğini keşif ve ilan ederek kendisine methiyeler&#8221; düzmesiyle izah edilemez elbette… Bu aşk, &#8220;Papalık misyonunun bir parçası olmak&#8221;tan (Bkz. Zaman, 10 Şubat 1998, F. Gülen tarafından Papa’ya sunulan mektup) gelmektedir.<br />
Ve bu aşk, karşılıklı semeresini vermektedir; diyalogcu nurculardan &#8220;Müslüman rahip&#8221;ler ve &#8220;nurcu papaz&#8221;lar türediği gibi (Bkz. Hürriyet, 4 Eylül, 2000; Milliyet, 15 Aralık 2001; Tempo, 28 Mart 2005; Zaman, 1 Nisan 2005), Hıristiyanlar arasından da &#8220;Hıristiyan nur talebeleri&#8221; türemiştir (Yeni Asya, K. Güleçyüz, Risale–i Nur ve Papalık, 10 Nisan 2005; Yeni Asya, M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj, 23 Mart 2005).</p>
<p>SAİD–İ NURSİ’DEN PAPAZ THOMAS MÜJDESİ…</p>
<p>Nitekim nurcuların önde gelenlerinden M. Emin Birinci’nin anlattığına göre, kadının biri rüya görmüş, rüyasında Üstad &#8220;Thomas Michel Hıristiyan Nur Talebelerinin birincilerindendir&#8221; demiş… (Yeni Asya, M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj, 23 Mart 2005).<br />
Bu, basit bir rüya hadisesi değildir şüphesiz. Bakınız, bu &#8220;nurcu papaz&#8221;a dair rüyanın hikmeti neymiş? Mevta Papa’ya rahmet okuyan (Yeni Asya, K. Güleçyüz, Papa, 03 Nisan 2005) Yeni Asya’nın başyazarı Kazım Efendi, bu hikmeti şöyle açıklıyor:<br />
Muhterem Mehmet Emin Birinci’nin Yeni Asya’nın 23 Mart sayısında çıkan mülâkatında &#8220;Hıristiyan Nur talebelerinin birincilerinden&#8221; olarak nitelenen Thomas Michel örneğinde görüldüğü gibi bizatihî Vatikan’ın içine kadar nüfuz ettiğini gösteriyor (Bkz. Yeni Asya, K. Güleçyüz, Risale–i Nur ve Papalık, 10 Nisan 2005).<br />
Yukarıda naklettikleri bir rüya ile bizzat Garibüzzaman Said–i Kürdî tarafından &#8220;Hıristiyan Nur Talebelerinin birincilerinden&#8221; diye müjdelenen Cizvit papazı Thomas Michel ise &#8220;şifreyi çözüyor&#8221;; Kazım Efendi de bu &#8220;özel papaz şifre&#8221;sini ballandıra ballandıra şöyle aktarıyor:<br />
&#8220;Dünyadaki Katolik Hıristiyanların manevî lideri Papa II. John Paul’ün bütün sözleri, Risale–i Nur’da tarif edilen medeniyeti işaret ediyor&#8221; (Bkz. Yeni Asya, K. Güleçyüz, Papa, 03 Nisan 2005; T. Michel, Hz. İsa’nın Geri Dönüşü, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 2004, s. 58).<br />
Aynı Yeni Asya’da serdedilen &#8220;Samîmî bir dindar olan Monsenyör Marovitch’i, Bediüzzaman Hazretlerinin ’Müslüman İsevîleri’ dediği grupta zikretsek abartmış olmayız kanaatindeyim…&#8221; (Yeni Asya, M. İsmail Tezer, Monsenyör George Marovitch ile röportaj, 30 Mart 2005) ifadesi ve yaklaşımı, oldukça dikkate değer değil mi?<br />
Bütün bu nurlu Hıristiyan meyvelerinin maalesef kimi &#8220;nurculuk ve diyalog&#8221; bahçesinde eşkin attığını görmemek için, sadece kafa gözünün kör olması yetmez, kişinin aynı zamanda kalp gözlerinin de kör olması, basiret ve iz’andan yoksun olması lazımdır…<br />
Ne diyelim; Yüce Allah, &#8220;vazifesi Muhammed ümmetini peygamberinden kopartarak Hıristiyan ve Yahudilerin itikadına sürüklemek” olan Deccallerin (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1, Melahim 3; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9) şerrinden ve ahir zaman fitnelerinden imanımızı muhafaza eylesin, encamımızı da hayreylesin.</p>
<p>AHİRZAMAN HADİSLERİNDE DECCALİZM VE HÇLI İTTİFAKI<br />
Fetullah Gülen de 9 Şubat 1998 günü Papa’yı ziyaretinde sunduğu mektubunda “Papalık misyonunun bir parçası olmak üzere huzurda bulunduğunu” ilan etmiştir. Bu mektubu, 10 Şubat 1998’de Zaman gazetesi, aynı haftaki Aksiyon dergisi yayınlamıştır.<br />
Dinlerarası diyalog, Papalığın II. Vatikan Konsili’nin 4. oturumunda kabul edilen, “Nostra Aetate” diye maruf Konsil metninde aktarılan ve 28 Ekim 1965’te Papa VI. Paul’un onayıyla ilan edilen, “Papalığın 3. bin yıl hedefi olarak açıkladığı Asya’nın Hıristiyanlaştırılması projesi”nin bir yöntemidir. Papalığın “çağdaş Hıristiyanlaştırma ve misyonerlik usûlü”dür. (Bakınız; John W. O’Malley, “Reform, Historical Conciousness And Vatikan Ii’s Aggiornamento, Theological studies, 1971 XXXII/4; M. Raukanen, The Catholic Doctrin of Non–Christian Religions According to the Second Vatikan Council, New york 1992, 35; The Second Vatikan Council, Nostra Aetate, 1–4).</p>
<p>Müslümanların kalbinden ve kelime-i Tevhid’de İslam’ın temel rüknü olan Hz. Muhammed’e imanı sökme gayreti, kişiyi İslam dairesinden çıkartır, küfre sürükler. (Muhammed b. İsmail er–Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r–Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul–Melahide, vr 11b. A.Z. Gümüşhanevî, Camî’ül Mütûn, c.1, Elfaz–ı Küfür, b. 2)</p>
<p>Alemlere rahmet Hz. Muhammed’in kıyametin büyük alameti olarak uyardığı, hatta tüm peygamberlerin kendi ümmetlerini ikaz ettikleri Deccal, Müslümanlar arasından çıkacaktır (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).<br />
Bu deccalların veya onun avanesinin gayretiyle Ümmet–i Muhammed’den gruplar halinde müşriklere, Yahudi ve Hristiyanlara iltihaklar yaşanacaktır (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9;) Bu süreç, aynı zamanda İstanbul’un Haçlı fitnelerine maruz bırakılacağı günler olacaktır (Ebu Davud, Sünen, Melahim 3, (4294).<br />
Bu hususta Rasulullah’ın şu ikazları elbette hayatidir:<br />
“Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şeylerden biri de, dalalete saplanmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden… bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere katılacaklardır. Kıyamete yakın zamanda deccallar türeyecektir. Bunların sayısı 30 (ilâ 70) civarında olacaktır. Bunların kimi kendisini peygamber, (kimi de Mesih) zannedecektir… Ve lakin ümmetimden bir grup sürekli olarak Hak üzere olacaktır. Onlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Allah’ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar, bu kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar onlara asla zarar veremeyecektir” (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).<br />
Resulullah (sav) “Beytu`l Makdis`in imarı Yesrib`in harabıdır (yani Beyt’ul Makdis’in imarını müteakip Medine bölgesinin harap edilmesi sözkonusudur). Yesrib`in harabı, melhamenin (katliamların yoğun olduğu savaşların) çıkmasıdır. Melhame, İstanbul`un fethidir, İstanbul`un fethi Deccal`in çıkmasıdır!” buyurdular. Sonra elini (Resulullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani Hz. Muaz`ın) dizine vurdular ve: “Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi” buyurdular.” Hz. Muaz burada kendisini kasdetmektedir. [Yani Aleyhissalatu vesselam`ın konuştuğu ve dizine elini vurduğu kimse Muaz İbnu Cebel (ra)`dir.]” (Ebu Davud, Sünen, Melahim 3, (4294)<br />
Irak’taki vahşi işgallerin ahirzamanın hangi türden fitnelerin tezgahlayacağına ve onlara arka çıkanların gerçekte kimlerle beraber olduğuna dair Rasulullah’ın tenbihleri de çok manidardır:</p>
<p>Hz. Ömer’in oğlu Abdullah anlatıyor:<br />
Allah Rasulü, sahabeleriyle otururken, birden bire “Ey Allahım, Şam’ımızı bize mübarek kıl, Yemen’imizi de…” diye dua etmeye başlar. Etrafındaki sahabe “Irak’ımıza da…” diye ekle istirham ederler. Efendimiz, onların taleplerini duymazlıktan gelerek aynı şekilde “Ey Allahım, Şam’ımızı bize mübarek kıl, Yemen’imizi de…” duasını tekrarlar. Sahabe, “Irak’ımızı da ilave et…” der.<br />
Üç–dört kez bu iş böyle tekrar eder. Rasulüllah (SAV) Irak’ı ilave etmez.<br />
Bir müddet durakladıktan sonra Allah Rasulü, “Hayır, oraya fitneler ve dünyayı sarsacak gelişmeler hakim olacak. Şeytan’ın orduları –Deccal’in askerleri– oradan ortaya çıkıp (ümmet-i Muhammed’e) musallat olmaya kalkışacaktır” buyurdular. (Buhari, Sahih, c. 2, İstiska, 28; c. 8, Fiten 16; Tirmizi, Sünen, Menakıb, 50–3949).<br />
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (ra) bu hadis–i şerifi sahabeye naklettiği esnada, birisi yanaşarak “Bu fitne nedir?” diye sorduğunda sahabelerin bilginlerinden İbn Ömer (ra) adama, “Anası doğurmayasıca, bu fitnenin ne olduğunu bilmiyor musun? (İslam’ı terk ederek müşriklerin, Hristiyanların ve Yahudilerin) dinlerine iltihak etmektir fitne…” buyurur (Buhari, Sahih, c. 8, Fiten, 16).<br />
Alemlere rahmet Hz. Muhammed’in bir başka ikazı ise şöyledir:<br />
“Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şeylerden biri de, dalalete saplanmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden… bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere katılacaklardır. Kıyamete yakın zamanda deccallar türeyecektir. Bunların sayısı 30 (ilâ 70) civarında olacaktır. Bunların kimi kendisini peygamber, (kimi de Mesih) zannedecektir… Ve lakin ümmetimden bir grup sürekli olarak Hak üzere olacaktır. Onlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Allah’ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar, bu, kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar onlara asla zarar veremeyecektir” (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).<br />
Yüce Allah, Mü’minlerin, bu ahirzaman fitnelerinden korunması, insanlığın da rahmet ve barışa erişmesi için durmaları gereken safı Maide Suresi’nin 51-55. ayetlerinde apaçık belirlemiştir; o saf, asla Haçlı safı değildir. Allah, Rasulü ve mü’minlerin safıdır:<br />
“51. Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır (o da Yahudilerdendir, o da Hıristiyanlardandır). Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hak yoluna eriştirmez.</p>
<p>52. Kalblerinde hastalık bulunanların “başımıza küresel bir belanın gelmesinden korkuyoruz” diyerek o (Yahudi ve Hıristiyanlar)ın arasında koşuşturduklarını görürsün&#8230; Umulur ki Allah, bir fütuhat yahut katından bir emir getirecek de (Müslüman gibi görünen) onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.</p>
<p>53. (O zaman) iman edenler: “Bunlar mıdır, sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle yemin edenler!?” diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir; ahirette de hüsrana uğrayacaklardır.</p>
<p>54. Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, kendisinin sevdiği ve kendisini seven, Müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir topluluk getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda mücadele ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.</p>
<p>55. Sizin dostunuz, ancak Allah’tır, Resulü (Muhammed)dir ve iman eden mü’minlerdir; o (mü’minler)ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazlarına devam ederler, zekâtlarını verirler.</p>
<p>56. Kim Allah’ı, Resûlü (Muhammed)ini ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki), üstün–galip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”</p>
<p>Unutmayın Deccal ve avanesinin fitnesi, kıyamete dek hep hak din olan İslam ve hz Muhammed’in yolu olan sırat–ı mustakim üzere bulunan bir topluluğa etki edemeyecektir. Deccal’in fitnesini, sayıları az da olsa işte bu Hak ve haklı topluluk sona erdirecektir (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9)</p>
<p>SAİDİ NURSİ AMERİKANCIYDI<br />
Günümüz Müslümanlarının bir kısmı, şu veya bu sebepten dolayı, Türkiye’nin AB’ye entegrasyonunu hararetle savunuyor. Türkiye, Avrupa’ya tam olarak entegre olursa dini yönden daha özgür bir ortama kavuşacaklarına inanıyorlar.<br />
Müslümanların bu düşünceye itilmesinde, 28 Şubat’ı yapan “ABD güdümündeki post modern darbe ekibinin”, Müslümanlara karşı sistematik bir baskı politikası uygulayarak, onlarda; “ bu ülkede bize fayda yok, ancak AB’ye girersek dini özgürlüklerimize kavuşuruz” düşüncesi oluşturması yol açtı.<br />
Bu zaten başlı başına bir oyundu.</p>
<p>Bu süreç sonunda, AB’ye “Haçlı Kulübü” diyen Erdoğan ve ekibi, önce mazlum ve mahkum rolüne itildi, sonra iktidar payesine kavuşturuldu ve 28 Şubat’ın dehşetli generali Çevik Bir ile çok yüksek bir samimiyet ve işbirliği içine sokularak, Türkiye’nin AB’ye sokulmasında baş rollerde oynatılmaya başlatıldı.</p>
<p>Diğer bir “AB’ci” kesimi  ise Saidi Nursi’nin peşinden giden, gazeteleriyle, televizyonlarıyla onun misyonuna sahip çıkan, Dinlerarası Diyalog denilen başbelası misyonerlik projesini bu ülkenin başına musallat eden, “İsevi Müslümanlar” tabirine aşık bir grup oluşturuyor.<br />
Bu kesimin gazetelerinde hemen her gün tam bir Avrupa ve Amerika imanı görürsünüz.<br />
Bunların Türkiye’ye dair zerre bir “umutları” yoktur, bütün hayalleri, arzuları, özgürlük beklentileri, “AB’ye entegrasyonu ve Amerika ile menfaat birliğine girme” üzerine kurguludur.<br />
Zoru görünce hemen Amerika’ya koşar, CIA’nın kendilerine tahsis ettiği itihbarat elemanlarının kontrolünde, çiftliklerde baron gibi yaşarlar.<br />
Amerika ve Batı hayranlığının en üst düzeye ulaştığı bu kesimdeki bu “en üst düzet ecnebi hayranlığını”,  Saidi Nursi’nin kendilerine gösterdiği hedefte ve biçtiği misyonda aramak lazımdır.</p>
<p>Saidi Nursi, hayatı boyunca, Şimal’den yani Kuzey’den, yani Rus cenahından geleceğini iddia ettiği dinsizlik cereyanına kaşı çıkmakla dikkat çekti. Bunu yaparken de müthiş bir Batı hayranlığına kapıldı, Batı’nın Müslümanlara ve İslama büyük özgürlükler vereceği hayali ile hareket etti.<br />
Başlıbaşına ele alınması gereken bu konuyu biz, yerimizin darlığı sebebiyle özü itibariyle aktaracağız.</p>
<p>Bakınız Saidi Nursi ne diyor:<br />
“İsevilik dini ve o dinden gelen adat–ı müstemirresini muhafaza hesabına çalışan bir hükümet ile (Hristiyanlığın sağlam  kurallarını sürekli savunan hükümet, y.n) resmi ilanıyla, zulmetli pis menfaati için dinsizliğe ve bolşevizme  yardım edip terviç eden (destekleyen) bir diğer hükümet ki, yine hasis menfaati için İslamlarda ve Asya’da dinsizliğin intişarına tarafdar olan (yayılmasını isteyen) fitnekar ve cebbar (zorba) hükümetlerle muharebe eden evvelki hükümetin şahs–ı manevisi temessül  etse ve dinsizlik cereyanının bütün taraftarlarının şahs–ı manevisi tecessüm eylese &#8230; (Kastamonu Lahikası 76–78, Yirmiyedinci mektuptan)</p>
<p>Saidi Nursi burada sözümona Deccal ile ilgili ağdalı ve mesnetsiz iddialarla dolu bir bahiste bu ifadeleri kullandığından konuyu sadece bizi ilgilendiren boyutuyla ele alacağız.<br />
Burada, İkinci Dünya Savaşı yıllarından bahseden Saidi Nursi, savaşta “Hristiyanlığın sağlam  kurallarını sürekli savunan hükümet”  diye vasıflandırdığı Batı hükümetlerine alkış yağdırıyor. Zorba ve dinsiz Şimal hükümetlerine ise verip veriştiriyor.<br />
Rusya pis, Batı temiz oluyor!<br />
Bu satırları okuyanlar İkinci Dünya Savaşı’nın sanki bir din savaşı olduğunu zannedecekler. Almanya’nın sanki Rus dinsizliğini yok etmek için Rusya’ya saldırdığını zannedecekler.<br />
Elbette ortada bir din savaşı yok. Emperyalizmin paylaşım, sömürü ve yayılma savaşı var. Emperyalizmin toprak ele geçirme savaşı var. Leningrad’ı kuşatan Alman orduları için “Hristiyanlığın sağlam kurallarını  sürekli savunan bir hükümet” ifadesinin kullanıldığını Hitler duysaydı, herhalde kahkahalar atardı.<br />
Saidi Nursi’nin Amerika hakkındaki ifadeleri çok daha dudak uçuklatıcı bir hüviyet arzeder.</p>
<p>Yeniden risalelere dönelim. Saidi Nursi şöyle diyor;<br />
“…Küre–i Arz’ın şimdiki en büyük devleti Amerika’nın bütün kuvvetiyle din hakikatlerine taraftar çıkması ve İslamiyetle Asya ve Afrika’nın saadet ve sükünet ve müsalaha bulacağına (barış bulacağına) karar vermesi ve yeni doğan İslam devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırkbeş sene evvel olan müddeayı isbat ediyor, kuvvetli şahit olur.”<br />
(Tarihçe– Hayat , 88, Arabi Hutba–i Şamiye Eserini tercümesi / Birinci Kelime / Haşiye, İçtima–i Reçeteler II/101, Arabi Hutbe–i Şamiye Eserinin Tercümesi / Birinci Kelime/Haşiye)</p>
<p>Ne diyor Saidi Nursi :<br />
“Dünyanın şu anki en büyük devleti Amerika bütün kuvvetiyle dini hakikatlere sahip çıkıyor”<br />
Başka?<br />
“Amerika, Asya ve Afrika’da İslamiyetle beraber huzur ve saadet geleceğine karar verdi!!!”<br />
Başka?<br />
“Amerika yeni doğan İslam devletlerini okşadı ve onlarla ittifak etti”<br />
Amerika bütün Asya’da, Afrika’da ve Ortadoğu’da, hülasa adım attığı her İslam beldesinde, kan ve gözyaşı bırakırken, ırzına geçilmiş Müslümanlar bırakırken, Ebu Garipler, Samarralar bırakırken Said Nursi , o “engin!” tesbitiyle, Amerika’nın İslam ülkelerine huzur ve saadet getirdiğini anlatıyor.<br />
Bugün, O’nun yolunu takip edenler de,  Amerika’nın ve Batı’nın getireceği huzur ve saadeti bekliyorlar.<br />
Allah aşkına; Siz hiç işgale ve emperyalizme böylesine alkış tutan bir ifadeye rasladınız mı?</p>
<p>“Amerika yeni doğan İslam devletlerini okşamışmış!!!”<br />
Hani ırzlarına geçti dese tamam da söze bak: “okşadı!”<br />
Müslümanlara uyuz köpek muamelesi yapan, Irak’ta, Afganistan’da, Somali’de ve adım attığı her İslam coğrafyasında yamyamca bir sapıklıkla katliam, ırza tasallut, işkence ve İslam düşmanlığı sergileyen, “Küre– Arzın bu en büyük katiline” böylesine alkışlar yağdıran bir adama, böyle konuşma hakkını nereden aldığını sormak gerekmiyor mu?</p>
<p>Ve Dinlerarası Diyaloğu savunan Said  Nursi taraftarlarının Batıcı, Amerikancı bazı Nurcuların bu ilhamı nereden aldıkları apaçık ortada değil mi?<br />
İnşallah bir kısmını ayıktırabiliriz.<br />
O zaman ne mutlu bize.<br />
Biz bunları yazdıkça organize bir küfür edebiyatına başvuranlar yazılarımızı okumaya devam etsinler, çok daha şok edici dosyaları açmaya karar verdim.</p>
<p>SAİDİ NURSÎ’DEN ASKERE GİTMEYİN ÇAĞRISI</p>
<p>Saidi Nursi’nin Hıristiyan ve misyonerlere olan yoğun ilgisini ele alarak, bu ilginin Nurculara misyonerlerle ittifak halinde olunması çağrısında yapma noktasına gelmesinin temellerini irdelemeye çalışmıştık.<br />
Bu irdelemelerimizde vardığımız ilginç bir sonuç ise, Saidi Nursi’nin, Birinci Dünya Savaşı’nda Müslümanlara karşı savaşıp ölen Hırstiyanlar için söylediği, “Kafir de olsalar, onlar hakkında Rahmet–i İlahiye’nin mükafatları vardır” şeklindeki dudak uçuklatan sözleri idi.<br />
Bu yazılarımıza aldığımız tepkiler genellikle “Saidi Nursi’nin Kafkas Cephesi’nde Ruslara karşı savaşa katıldığını niye unutuyorsunuz?” noktasında odaklanıyordu.<br />
Hayır, unutmadık!</p>
<p>Uyduruk kerametler<br />
Saidi Nursi taraftarlarının en çok övündükleri husus, onun Kafkas Cephesi’nde Ruslara karşı savaşa katılmasıdır. Saidi Nursi’nin cepheye neden gitiği ya da gönderildiği daha sonra ayrıca ele alınıp değerlendirilecektir. Acaba Saidi Nursi cephede Ruslara kurşun sıkmış mıdır, aktif olarak savaşa katılmış mıdır? Bu konuda nurcu yayınlarda tam bir masalsılık ve efsane havası, uyduruk kerametlerle Saidi Nursi’yi havalara uçurma mantığı hakimdir.<br />
Kafkas Cephesine giden Said; burada yazdığı İşaratül İcaz’da yine Hıristiyanlara seslenir ve şöyle der: “Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor. Ancak itikatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat–ı diniyye üzerine üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor.” (İşaratül İcaz s.55)</p>
<p>Yüzde kaç müslüman olacaklar?</p>
<p>Halbuki Sadi Nursi’nin söylediğinin tam aksine “Kur’an, Hristiyanlar’a dinlerini tamamen terk etmelerini, teslis yerine Tevhid’e koşmalarını, İncil’e değil Kur’an’a inanmalarını, Hz. Muhammed’i son peygamber olarak kabul etmelerini emreder.<br />
Saidi Nursi Hristiyanlar’a “bütün bütüne dininizi terk edin” diye çağrıda bulunan Kur’anı adeta tahrif ederek, bunun tam tersini yansıtır risalelerine. Eğer Hristiyanlar dinlerini tam olarak terk etmeyeceklerse yüzde kaç Müslüman olacaklardır? Yüzde on, yirmi, otuz?!!!!<br />
Tam olarak dinlerini terk etmeyen, biraz Hristiyan, biraz Müslüman, biraz şundan, biraz bundan gibi bir itikat anlayışı ne Kur’an’da, ne sünnette, ne fukahanın görüşlerinde var.<br />
Böyle bir inanca sahip bir kişi hangi dine mensup olursa olsun o dinin adı İslam değildir.</p>
<p>’Askere gitmeyin’ çağrısı</p>
<p>Hıristiyanlara böylesine yoğun aşkı olan Saidi Nursi askerlik kurumuna ise hiç de öyle bakmaz. Risale–i Nur talebelerine çağrıda bulunarak “askere gitmek yerine Kur’an çalışmak suretiyle zamanlarını daha iyi değerlendireceklerini” ifade eder. (Lem’alar,100)<br />
Oysa bir Müslüman pekala hem Kur’an çalışır hem de askere gidebilir. Kur’an öğrenmek askere gitmeye mani değildir. Gerçi Kur’an– Kerim’de “ilimle uğraşanların savaşa katılmayabilecekleri” (Tevbe–9) söylenmişse de yine Kur’anı Kerim’de “sizinle savaşanlarla savaşın”(Bakara–2) diye Müslümanlara emredilmiştir.<br />
Ülkenin her tarafında haçlı askerlerinin çizmesi dolaşırken Saidi Nursi ‘nin nur talebelerine “askere gitmeyin!” diye fetvalar vermesi çok yadırganması gereken bir durumdur.</p>
<p>Cephedeki gerçek misyonu neydi?<br />
Kur’an öğrenmenin yolu da öncelikle özgür bir vatana sahip olmaktan geçer. Ülkeniz düşman tarafından istila edilmesine rağmen siz hala “Kur’an öğreneceğiz” diye gençleri askerden uzak tutacak fetvalar veriyorsanız, yazık size.<br />
O yıllarda Saidi Nursi’nin hafife aldığı tasavvuf erbabı ise başlarındaki hocaların arkasında, “suffe alayları” olarak kurulan birliklerin başında, “Saidi Nursi’nin ‘onlar da cennete girecek’ dediği kafirlere karşı” savaşmakla meşguldu.<br />
Bütün bu gelişmelere bakınca Kafkas Cephesindeki savaşa sözümona katılıp, cephede yazdığı risalelerde “Hristiyanlara dinlerini tamamen terk etmemelerini” söyleyen, bu zırvasına da “haşa” Kur’an–ı delil gösteren Saidi Nursi’nin cephedeki gerçek misyonunu ayrıca incelemek gerekecektir.</p>
<p>YUNAN VE İNGİLİZİN SAFINDA SAİD-İ NURSİ</p>
<p>Bu ülkenin özgür ve egemen hale gelmesi kolay olmamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası parsel parsel bölünmek istenen, tarih sahnesinden silinmek istenen Türkiye’nin yeniden dirilişini gerçekleştiren hareket Kuva–yı Milliye hareketi olmuştur. Her tarafı işgal edilmiş, insan ve silah gücü tükenme noktasına gelmiş, moral olarak perişanlık içinde olan bir ülkenin içinden Kuva–yı Milliye adıyla bir hareket filizleniyor, insanüstü bir kararlılık ve inançla bu toprakların insanlarını yeniden örgütlüyor, savaşıyor, savaşıyor, savaşıyor&#8230; Sonuçta da bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti ortaya çıkıyor. Kuva–yı Milliyecilerin yiğit mücadelelerine destek verenler olduğu gibi, karşı çıkanlar da olmuştur. Karşı çıkanların en başta gelenlerinden biri ise, Said–i Nursi ya da diğer ismiyle Said–i Kürdi!<br />
Bugün Said–i Nursi’yi ihtişamlı törenlerle kutlayanlara, onun hatırasını yaşatmak için toplantı üstüne toplantı düzenleyenlere bugün bir belge sunacağım. İtilaf devletleri 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’ne Mondros Mütarekesi’ni imzalatmışlar, böylece Osmanlı’nın tasfiyesi fiilen yürürlüğe girmişti. Bu tasfiye anlaşmasına karşı ülkenin bir çok yerinde örgütlenen ve yeni bir özgürlük savaşına girişen “Kuvvacılara” karşı çıkan teşkilatlar arasında Teal–i İslam Cemiyeti vardı. Başındaki İslam kelimesi sizi aldatmasın, bu cemiyeti kurduran İngilizlerdi. Teal–i İslam’ın yönetim kurulunda bulunan etkin isimlerden biri de Said–i Kürdi idi. Teal–i İslam Cemiyeti 16 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk milletini Kuva–yı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırıyordu. Bu bildirinin altında imzası bulunanlardan biri de Said–i Nursi idi. Oldukça uzun olan bu bildirinin bir bölümünü size aktararak, Türk milletini Milli Mücadeleden uzak tutmaya çalışan bu şaşırtıcı ifadelerin yorumunu sizlere bırakmak istiyorum: “Ey Anadolu’nun masum ve mazlum ahalisi! Bir zamanlar ne kadar şen ve bahtiyar idiniz. Hemen hepiniz çoluğunuz ve çocuğunuzun yanında tarlalarınızın, bağlarınızın başucunda çiftinizle, çubuğunuzla uğraşıp vaktinizi hoşça geçirir idiniz. Bir müddetten beri size ne oldu? Niçin böyle boynunuz bükük, tıpkı bir yetim gibi mahzun duruyorsunuz.(&#8230;) Acaba şu halin neden ileri geldiğini biliyor musunuz? Bunun için cümlemizin yani aziz milletimizin ve mukaddes vatanımızın bir vakitten beri başına gelen belaların (&#8230;) esbabını size biraz anlatayım.(&#8230;) Selanik dönmeleriyle aslü nesli ve mezhep ve meşrebi belirsiz ecnası muhtelife türedilerden mürekkep olan bu cemiyet, ‘istibdadı kaldıracağız, meşrutiyet ve hürriyet getireceğiz, hükümet ahaliye zulmetmeyecek’ diye bizi aldattılar.(&#8230;) Bu hainler, bu hinoğlu hinler memleketin başına kendi elleriyle getirdikleri her belada, her muharebede âlemi ölüme teşvik etmek, halkı kırdırarak kendi canlarını beslemeyi çok iyi biliyorlardı. (&#8230;) Nitekim bu defa da Anadolu’da Mustafa Kemal ve Kuva–yı Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden nâmerdane bir surette kaçarken, zavallı saf ve gafil ahali ve askerden cem ettikleri kuvvetleri düşmanla harbe tutuşturarak (&#8230;) yalanlar ve hilelerle savuşup kaçtılar. Biçare millet! Bu yankesicilerin hilelerini, desiselerini hala tamamen anlayamamıştır. Yazık bin kere yazık ki, gerek harb içinde, gerek mütarekeden sonra memleket bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evladını telef ediyor da Enver, Cemal, Mustafa Kemal vesaire beş on eşkıyanın vücudunu ortadan kaldırmak için icab eden küçük fedakarlığı göze almıyor. Millet (&#8230;) hala kendisini aldatan bu heriflere niçin diyemiyor ki “Ey hainler, ey Allah’tan korkmayan ve Peygamberden haya etmeyen mahluklar, muharebe ettiniz başımızı bin türlü belalara soktunuz, mağlup oldunuz, şimdi niye tekrar, gücünüz yetmediğini ikrar ve imza ettiğiniz devletleri yeniden kızdırarak üzerimize husumet ve gazaplarını davet ediyorsunuz? İngilizleri kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları musallat ettiler. Harpte mağlup olduktan sonra uslu oturmak ve mağlubiyetin neticesine katlanarak telafisini sabr–u sükun ve akl–u tedbir dairesinde izale etmekten başka çare var mıdır? Düşünmüyor musunuz ki Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz. Hem sizler ey yalancı ve deni şâkiler! (&#8230;) Kendinize ne hakla, ne yüzle Kuva–yı Milliye namını veriyorsunuz? Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenab–ı Hakk’ın gazap ve laneti sizin üzerinize olsun. Şimdi sulh imzalandı Kuva–yı Milliye belasının tevlid ettiği mecburiyetle galip devletlere karşı yeniden taahhüt altına girdik. Devletler şimdi bize “Eğer Anadolu’da Kuva–yı Milliye isyanını bastırmazsanız İstanbul’u da elinizden alacağız” diyorlar. Ey Anadolu’nun mazlum ve muhterem ahalisi! Elinize aldığınız bu fetva–yı şerife göre, bu katil canavarları (Kuvvacıları kastediyor, M.B), daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefsiniz. (&#8230;) Allah’ını, Peygamberini ve padişahını seven bu tarafa gelsin&#8230;” Altında Said–i Nursi’nin de imzası bulunan “Kuva–yı Milliye’yi yok edin” bildirisinden bir kesit aktardım size. Adeta İngiliz istihbaratının kaleme aldığı bir bildiriyi andırıyor bu satırlar. Kuva–yı Milliye ruhu ile ülkenin dört yanından toplanan, Yunan’a karşı savaşan Müslümanları “artık Yunanlıları öldürmeyin, bu bizim aleyhimize” diyebilecek kadar ürkütücü ifadeleri şaşkınlıkla okuduk. Allah’ını ve Peygamberini seven, “bağımsız bir vatanda, düşmanın çiğnemediği özgür bir ülkede” daha rahat yaşamak, ibadetini daha güzel yapmak için mücadele eder. İngiliz’e boyun eğmeye, Allah’ı, Peygamberi –haşa– alet etmez. İzmir Yunan işgali altında iken, Cuma namazı için camiye toplanan cemaate karşı “İzmir Yunan’ın elinde iken size Cuma namazı kıldırmam” diye kükreyen Denizli Müftüsü Ahmed Hulusi Efendi mi yanlış yaptı, yoksa “Aman Yunan’ı daha fazla öldürmeyin” diye bildiri yayınlayanlar mı? Bu bildirinin ve Kuva–yı Milliye karşıtlığının perde arkasını aralamak ayrıca bir tarihî zorunluluk değil mi? Said–i Nursi’nin bu boyutunu ortaya koymadan, sadece risalelere takılarak yön bulmaya çalışmak yanlış olur diye düşünüyorum.</p>
<p>SAİDİ NURSİ İŞGALCİ KOMUTANDAN YARDIM İSTEDİ</p>
<p>Mondros Mütareke’siyle savaş sona erince İstanbul’da bulunan Kürt liderler, Kürdistan’ın ulusal bağımsızlığını elde etmek amacı ile Kürdistan Teali Cemiyeti adıyla siyasi bir cemiyet kurdular. Bu cemiyetin kurucuları olan Saidi Nursi, Müküslü Hamza, Botkili Halil Hayali  Beyler, faaliyete geçerek  cemiyete üye kaydetmeye başladılar.<br />
Kürdistan Teali Cemiyeti yönetim kurulunda ilginç isimler vardı:<br />
“Birinci başkan: Şemdinanlı Seyyit ubeydullah’ın oğlu Seyyit Abdulkadir<br />
Birinci başkan Vekili: Bedirhan Emin Ali,<br />
İkinci Başkan Vekili: Süleymaniyeli Eski Dışişleri Bakanı Said Paşa’nın oğlu Fuat Paşa,<br />
Üyeler, Dersimli Miralay Halil Paşa, Babanzade Şükrü, Tüccar Fethullah,  Mehmet Şükrü v.d”<br />
Kabarık listeden bir bölüm aktardım sizlere. Asıl gayem Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kuruluşu değil, bu cemiyette yönetim kurulu seçilen kişilerin İstanbul’da bulunan ABD, İngiliz, Fransız işgal komiserlerini ziyaret ederek bazı taleplerde bulunmalarına dikkat çekmek.<br />
ABD işgal komiseri ile yapılan bir toplantıya Seyyit Abdulkadir, Emin Ali Bedrihan, Prof. Mehmet Şükrü, Emin Ali Bedirhan ve “kavmiyetçiliğe güya karşı olan!” Saidi Nursi de yer alıyor.<br />
ABD işgal komiserinin karşısına çıkıp yalvar yakar “Kürt milli haklarının sağlanmasına yardımcı olmaları “ricasında bulunan bu cemiyet üyeleri tarihe “kara bir leke olarak geçmiştir.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakanarik.com/haberler/said-nursinin-haclilarla-ittifaki.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PROF. DR. HAYDAR BAŞ “DİNİ VE MİLLİ BÜTÜNLÜĞÜMÜZ”ÜN ADIDIR</title>
		<link>http://www.hakanarik.com/haberler/prof-dr-haydar-bas-dini-ve-milli-butunlugumuzun-adidir.html</link>
		<comments>http://www.hakanarik.com/haberler/prof-dr-haydar-bas-dini-ve-milli-butunlugumuzun-adidir.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2011 20:11:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan ARIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Haydar BAŞ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakanarik.com/?p=15</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye’nin yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biridir. Sayın Baş, hayatı boyunca milli birlik ve bütünlüğü tez olarak anlatmış, her yazısında, konferansında, TV konuşmalarında  ülkenin içinde bulunduğu oyunları dile getirerek milletimizin adeta gözünü açmıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye’nin yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biridir.<br />
Sayın Baş, hayatı boyunca milli birlik ve bütünlüğü tez olarak anlatmış, her yazısında, konferansında, TV konuşmalarında  ülkenin içinde bulunduğu oyunları dile getirerek milletimizin adeta gözünü açmıştır.</p>
<p>Haydar Baş ismi, sivil-asker birliği ile; devlet-millet kaynaşması ile, “Türk, Kürt, Laz, Çerkez tek bilek tek yürektir” çıkışı ile, “bu vatan bizimdir, bizim kalacak” sloganı ile, Millî Ekonomi Modeli ile, “Milli Devlet-Sosyal Devlet” tezi ile ve Bağımsız Türkiye ile özdeşleşmiştir.<br />
Takdir edersiniz ki, bugün globalizmin pençesindeki her ülke gibi, Türkiye için de aynı küresel kurallar geçerlidir. Millî olan her şey  ve bağımsızlık en büyük tehlike görülürken, bunun savunucuları küresel dünya için en büyük tehdittir.<br />
İşte bu tehdit görülme Prof. Dr. Haydar Baş’ın her türlü faaliyetlerinde önünü kesme, toplum nazarında onu küçük düşürme, basında yer verdirmeyerek halkın nazarından saklama  gibi yollarla hayatının her safhasında karşısına çıkmıştır.<br />
Biz, vatanın bütünlüğünün ve milletin birliğinin muhafazası gerekçesi ile karşılaştığımız bu mağduriyetleri asla gündem etmedik. Ancak gelinen noktada yapılan iftiralara cevap olarak bu  konuları belgeleri ile ortaya koyarak haklılığımızı ve mağduriyetimizi ispatlıyoruz.<br />
Eğer iftiralara ve karalama kampanyalarına devam ederlerse, bu iftiraları atanların gerçek yüzlerini, yine onların başındaki kişilerin kitaplarındaki ifadeleri kamuoyu ile paylaşacağız.<br />
“Rota Haber” isimli internet sitesinde yer alan uydurma habere göre,<br />
&#8220;MİT tarafından Gülen&#8217;e karşı kullanılan cemaat lideri<br />
Genelkurmay Başkanlığı’nın bilgisi dahilinde 5 Mayıs 1997 tarihli üs yazısında, tüm illerdeki bağlı komutanlıklardan sivil toplum örgütleri ile ilgili bilgi isteyen Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Koramiral Aydan Erol, bir haftalık süre sonunda komutanlığa geçen belgelerde fişlenmiş görünen ancak yararlı olduğu belirtilen bir isim bulunuyor.<br />
… aşırı İslamcı unsurlar ve vakıfların bağlı bulunduğu &#8220;tarikat ve dini akımlar&#8221; isimli dosyanın ön listesinde yer alan 47 cemaat içinde sadece birine not düşüldüğü görülüyor.<br />
Mamak yani Kadiri Haydar Baş grubu.&#8221;<br />
Sitenin kendi yorumuna göre, &#8220;belge üzerinde sadece Haydar Baş’ın isminin hemen altına parantez açılarak, “MİT bu şahsı F. Gülen’e karşı kullanmaktadır&#8221; İfadesi de yer almaktadır.<br />
Günümüze kadar, Prof. Dr. Haydar Baş&#8217;ın hakkında birbirine zıt iki  haber uydurularak halkın nazarından düşürülmesine çalışılmıştır. Bunlar;<br />
1- “Tarikat lideri olduğu” yolundaki yalan haberler,<br />
2- “Askerin adamı” olduğu şeklindeki yalan haberlerdir.<br />
Bu iki konuda uydurulan yalan haberlere karşı, Sayın Baş hakkında 40 bin sayfayı bulan dava dosyaları mevcuttur. Bunların bir kısmına aşağıda yer vereceğiz.<br />
Ancak, öncelikle belirtmeliyiz ki, Prof. Dr. Haydar Baş ile Fetullah Gülen arasında 1998 yılına kadar bir sıkıntı yoktu. Ta ki, Gülen’in Vatikan’a yazdığı mektup ortaya çıkana kadar. Millî ve dinî bütünlüğümüze indirilen bu darbeye, yani mektubun gönderildiği 1998 senesine kadar Baş ve Gülen arasında bir husumet söz konusu değildi. Tam tersine, o tarihlerde Prof. Baş, etrafına Zaman Gazetesi okumalarını tavsiye ederek, onlara maddeten ve mânen destek olmuşlardır.<br />
1998’den sonra Prof. Dr. Haydar Baş tamamen ilmî realiteler ile  Gülen cemaatinin yanlış yolda olduklarını ortaya koymuş ve hukuk sınırları içinde mücadele vermiştir.<br />
6 Şubat 1998 tarihinde Sayın Baş, Gülen’e yakın arkadaşları eliyle bir mektup göndermiştir.<br />
Bu mektupta milli ve manevi değerlerimiz açısından ciddi endişelerini dile getirmiştir.<br />
Hıristiyan din öncüleri ile yakınlık kurulmasının, Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatından örnekler ile yanlışlığını ortaya koymuştur.</p>
<p>PROF. DR. HAYDAR BAŞ’TAN FETULLAH GÜLEN’E TARİHİ MEKTUP</p>
<p>&#8220;Muhterem Kardeşim Fethullah Efendi,<br />
Allah&#8217;a hamd, Resulüne salât ü selamdan sonra mektubuma başlarken zat-i âlinize ve camianıza selam ve muhabbetlerimi sunarım.<br />
Malumunuzdur ki, Mü&#8217;minlerin birbirlerini sevmeleri, sırat-ı müstakim üzere bulunmaları, varsa noksanlarını telafi edip birbirlerine yardıma olmaları, hakkı tavsiye etmeleri ve gerektiğinde emri bi&#8217;l ma&#8217;rûf &#8211; nehyi ani&#8217;l münker yapmaları Hakk&#8217;ın emri gereğidir ve bir vecibedir. &#8220;Müminler ancak kardeştir&#8221; ve kardeşler, birbirine yıkayan iki el gibidirler. Kardeşin kardeş üzerinde hem hakkı hem de sorumluluğu vardır. Eğer bir Mü&#8217;min kaderin şevkiyle bir camianın sorumluluğunu taşıyorsa bu sorumluluk, bu vebal daha da artmakta ve önem kazanmaktadır. Sevgili Peygamberimiz ((S.A.V)) &#8220;Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mes&#8217;ûlsünüz&#8221; buyurmaktadır. Bu sebepledir ki, birbirimizi lüzum görülen hususlarda aydınlatmak, istişare etmek, varsa bir yanlıştan sakındırmak, üzerimize bir borç olduğu gibi, kardeşlik hukukunun da bir gereğidir.</p>
<p>Öte yandan zat-i âliniz ve arkadaşlarınızın ülkemizde ve dünyada yaptığı hayırlı hizmetleri takdirle karşılıyor ve hayırla anıyoruz. Bu cümleden olarak bu mektubu, hem bir istişare maksadıyla hem de bir mükellefiyetin gereğini yerine getirmek üzere yazıyorum.</p>
<p>Zat-i âliniz ve hizmet camianızla ilgili olarak kamuoyunda tartışılan, medya yoluyla aleniyet kazanan ve aşağıda bir kısmına temas edeceğim hususlarda, i-nancımız, yolumuz İslam adına ciddi endişelerim hasıl olmuştur. Belki de meseleler, intikal ettiği gibi değildir, ki öyle olmasını çok temenni ederim fakat değil mi ki hadiseler bir noktaya gelmiştir ve tartışılmaktadır; o halde ciddiyet kazanmıştır. Eğer meseleler saptırılıp, kamuoyuna yanlış izlenim veriliyorsa, basın yoluyla tekzibinin çok isabetli olacağı kanaatindeyim.</p>
<p>Yaşadığımız devrin şartlarının zorluğunu ve vahametini kabul etmekle beraber, Mü&#8217;minlerin (hele de hizmette Öncü olup bir camiayı temsil ediyorlarsa) u-sûl ve metod açısından basiret vefirasetle yürümeleri, ancak Hakk&#8217;ın hududunu da korumaları bir zorunluluktur. Mevzuat ve hukuka ters düşmeden, Devlet ve Millet bütünlüğünü koruyarak zira bu Devlet, bu Millet bizimdir müsamaha hudutlarını sonuna kadar zorlamalı, fakat asla tavize yaklaşılmamalıdır. Buna hakkımız olmadığı gibi, Hakk&#8217;a ancak hak ölçülerin korunması suretiyle hizmet edilebileceği, diğer gayretlerin ise hizmet değil, bir vebal olacağı bilinmelidir. Bu ölçüler içerisinde, zat-i âlinizi incitmeden maksadımı anlatabilmek ümidiyle, bizi endişeye sevk eden hususlara ana hatlarıyla temas edeceğim.</p>
<p>I- Bir müddet evvel basına yansıyan bir beyanatınızda başörtüsüne &#8220;teferruat&#8221; demişsiniz. Bu söz, İslam&#8217;ı tahrif etmeyi meslek edinenler tarafından ele alınarak neredeyse tesettürün lüzumsuzluğuna hükmedildi. Belki maksadınız bu değildi, fakat olaylar sonuçlarıyla ölçüdür.</p>
<p>Çok iyi bilirsiniz ki tesettür, başörtüsü bir vecibedir, farzdır. Ayetlerle sabittir. Ayette başörtüsü, &#8220;Hamr&#8221; kelimesiyle anlatılır. Bir manası başı, diğer bir manası da göğsü örtmek hakkındadır. Ma&#8217;lumu-nuzdur ki, lafızların kelime manası esas alındığında mesele sapar ve saptırılır. Zira bu kelimenin elliye yakın manası vardır. Bir manası da içkidir. Sadece kelime manasından yola çıkarak kalkıp da ayette geçen &#8216;Hamr&#8217; kelimesini içki anlamıyla kabul edersek &#8220;içkiyi örtmek&#8221; gibi bir şey ortaya çıkar ki, bu mantıksızlıktır.</p>
<p>O halde mefhumları, lafızların kelime manasıyla uğraşıp saptırmadan, İstılahı mana üzerinde durmak, ayetlerin nüzul sebeplerine inmek ve tarihî tatbikatı da dikkate almak esas olmalıdır. Nitekim tesettür ayeti indikten sonra, Müminlerin Annesi Hazreti Zeynep validemiz, hiç dışarı çıkmamıştır. Yine biliriz ki, bir farzı basite almak, helâli haram, haramı helâl kabul etmek, itikadı açıdan pek vahim sonuçlar doğurur. Neden Allah&#8217;ın emirlerini tartışma konusu yapmaya sebep oluyoruz? Bu bir mecburiyet midir? Mecburiyet ise nereden kaynaklanmaktadır?</p>
<p>II- Yine günümüzde Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i tahrif planları yapan çevreler ve bunların avukatlığına soyunan İslam muhalifleri var. &#8221;Yeniden yapılanma&#8217; adı altında İslam&#8217;ı, reformcu bir mantıkla tahrife kalkışmaktadırlar. Sanki Resûlüllah ((S.A.V)), Kuran-ı Kerim&#8217;i anlayamamış da, 14 asır sonra bu hilkat garibeleri anlamış&#8230; Bunlara göre &#8220;Hadis-i şerifler uydurmadır, îcma, kıyas, mezhep ve meşrep gibi kavramlar yoktur. Müctehid imamlar komisyoncu, Müslümanlar yobaz; İslam 1400 yıldan beri hiç anlaşılmamış..&#8221; Bunlara göre, &#8216;Mezhepler haktır&#8217; demek küfür; ama lafzı da mu&#8217;cize olan Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i Türkçeleştirmek uğruna, mezhep i-mamlannın fetvaları pek muteberdir ve asıldır.</p>
<p>Bu kadar vahim dalâlet, sapıklık ve tezat içinde yüzenlere binbir zahmetlerle kurduğunuz TV kanalınızda zehirli fikirlerini yayma fırsatı veriyorsunuz. Bundan daha da vahimi, sözünü ettiğimiz şahıs ve şahıslara plaket vermek suretiyle ödüllendiriyorsunuz; bunun adı tolerans, müsamaha oluyor. Böylece hem bu gibiler özendiriliyor, hem de büyük kitleler bu yapılanların meşru olduğu zannına kapılıyor. Buna razı olacağınıza asla inanmıyorum.</p>
<p>III- Basında ve kamuoyunda müşahade ettiğimiz daha büyük bir yanlış ise, Hıristiyan din öncüleriyle yakınlıklar kurulması, karşılıklı dostluk mesajları gönderilmesi ve bu yolda birlik-beraberlik, işbirliği, iyi niyet havasının verilmek istenmesidir.</p>
<p>Hatta son günlerde çıkan bir haberden takip ettiğimize göre bir iftar sofrasında bir Hıristiyan temsilciye dua ettiriliyor. Temsilci duasında teknik bir şekilde Allah Resûlü&#8217;nü tanımadığını ifade ediyor. &#8220;Ortak yanımız Allah-u Ekber dir. Allah-u Ekber diyelim&#8221; diyor.<br />
Şimdi soruyorum; &#8220;Muhammed&#8217;ür rasûlullah&#8221; demeden, gerçek manada Allah-u Ekber demek nasıl mümkün olur? Belli ki bu demagojidir. Bu şahıs, muharref İncil&#8217;e dayalı teslis inancını taşıyan ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de şirk olduğu ifade edilen Hıristiyanlığı cazip ve meşru göstermek maksadındadır. Güya iki din arasında ortak bir taraf bulunuyor ve bu basın yoluyla kamuoyuna arzediliyor. Halbuki küfür olan Hıristiyanlık ile yegâne hakkın kendisi olan İslam&#8217;ın hiçbir ortak yanı yoktur. Küfür ile hak, karanlık ile aydınlık nasıl ortak cihet taşıyabilir?</p>
<p>Kaldı ki küfürde olanların duası makbul olmadığı gibi, böyle bir duayı meşru ve faziletli saymak da itikadı açıdan tehlikelidir. Bilindiği gibi itikadı konular son derece büyük bir önemi haizdir. Küçük bir açı farkı, vahim neticeler doğurabilir.</p>
<p>Sizden sâdır olan küçük bir açı farkı, topluma genişleyerek yansır. Hıristiyanlarla tesis edilmiş gibi görünen samimiyet bağı, muhabbet havası ola ki, gençliğe &#8220;Hıristiyan da olunabilir&#8221; kanaatini verirse, bu hatanın tamiri mümkün olamaz. Kimse de bu vebali kaldıramaz. Bütün bunlar sizin malumunuzdur.</p>
<p>Çok iyi biliniz ki, &#8216;kelime-i tevhid&#8217; ancak nübüvvetle tamamlanır. Allah Resulünü inkar edenler, &#8220;Allah-u Ekber&#8221; kelimesinde nasıl samimi olabilirler?</p>
<p>Biz Hıristiyan veya diğer din mensuplarıyla görüşülmesin, irtibat kurulmasın demiyoruz. Ancak onlarla olan ilgi ve irtibat, Hakk&#8217;ı ketmetme-mek ve açıkça söylemek şartıyla meşrudur. Yani tebliğ esastır.</p>
<p>Nitekim Allah Resulünün o devrin Hıristiyanlanyla olan görüşme ve münasebetleri, tam bir tebliğ örneği ve hakkın beyanı şeklinde cereyan etmiştir.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Al-i Imran suresinin ilk seksen ayetini ve Meryem suresini ibretle inceleyiniz! İstirham ederim.</p>
<p>Bakınız ilgili ayetler;<br />
Al-i İmran (1-8,18-32, 35-37, 42-51, 53-62, 62-64, 79-80, 85-86) ve Meryem (21-25).</p>
<p>Bakınız, şu ayet Hıristiyanlar hakkında inmiştir;</p>
<p>&#8221;De ki: Allah&#8217;a ve Rasûlüne itaat ediniz. Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki, Allah kafirleri sevmez.&#8221;<br />
(Al-i İmran -32).<br />
&#8220;Andolsun &#8216;Allah üçün üçüncüsüdür&#8217; diyenler kafir olmuşlardır.&#8221;<br />
(Maide-73)<br />
&#8220;Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler.&#8221;<br />
(Al-i İmran -28).</p>
<p>Kaldı ki haham ve papazlarla işbirliği ihtiyacı nereden çıkmaktadır? Kimin için, neye ve kime karşı bir ve beraber olunacaktır.? Ancak ilhad fikri ve ateizm öldüğüne göre bu taviz, bu tahribat, bu zillet nedendir?</p>
<p>Bu tutum insanlara Hıristiyanlığı normal ve meşru kabul etme hissiyatını verir ki, gençliğimiz, teknolojik üstünlüğü elinde tutan Hıristiyan dünyasına, Hıristiyanlık dinine meylederlerse bu vebali kim taşıyabilir?</p>
<p>Nitekim bütün şehirlerimizde ve özellikle İstanbul, izmir, Ankara, Eskişehir ve Adana gibi vilayetlerde gençlere İncil okutma faaliyetine başlanmıştır. Ve bilmekteyiz ki, asırlardır süren Hıristiyanlaştırma ve misyonerlik faaliyetleri, özellikle günümüzde daha da organizeli ve sinsi bir şekilde hız kazanmıştır. Hâlâ tarihi haçlı taassubunda İstanbul, İzmir ve hatta Anadolu kurtarılmayı bekleyen işgal edilmiş topraklar olarak algılanıyor ve öğretiliyor.</p>
<p>İspanya&#8217;yı düşünün ki, 800 yıl yaşayan bir İslam medeniyetinden bugün bir iz bile bulamazsınız. Ehli küfrün hesabının ileriye dönük ve intikam dolu olduğunu asla unutmamalıyız. Sekiz asır Endülüs Müslümanlarının yaşadığı İspanya&#8217;da bir tek Müslüman bırakılmamış, hepsi katledilmiştir. Halbuki İstanbul&#8217;un fethinin üstünden 545 yıl geçmiştir. Sırplar, Bosna&#8217;da katliam yaparken &#8216;Hedefimiz İstanbul-Anadolu, hatta Horasan&#8217; diyorlardı; unutmayalım. Haçlı taassubunun doğurduğu kin, tarih boyunca hızından hiçbir şey kaybetmeden yaşatılmaktadır.</p>
<p>Son günlerde manevi ve dini değerler üzerinde çıkarılan tartışmalar sebepsiz değildir. Bu, uluslararası organizeli bir güç tarafından planlanmakta, bu hususta yerli uşaklar kullanılmaktadır. İyi bilelim ki hedef, sadece dinimiz değil, devletimiz ve hatta vatanımızdır.</p>
<p>Bir baskı ve yılgınlık hali sergilenmesi de anlamlı değildir. Zira zat-i âliniz hukuk dışı bir iş yapmıyorsunuz ki, korkup endişe edeceksiniz.<br />
Yaptığınız millete ve vatana hizmettir.</p>
<p>Kaldı ki siz, ne bir siyasi lidersiniz, ne de İslam namına seçilmiş bir temsilcisiniz. Her iki halde de böyle badirelere düşmenin anlamı yoktur. Nitekim biz, devlet ve millet kucaklaşmasıyla milli bütünlüğü temine çalışıyor, mevzuat ve hukukun üstünlüğünü hayata geçirmeye gayret ediyoruz.<br />
Biz, bu tartışma, istişare veya uyarıyı nefsanî bir hesapla ve de kötü örnek teşkil edecek şekilde kamuoyu önünde yapmıyoruz. &#8216;Kol kırılır yen içinde&#8230;&#8217; denildiği gibi, bu bizim kardeşlik ve inanç beraberliğinden kaynaklanan görevimizdir.</p>
<p>Samimiyet, ihlas ve vefanıza inandığım kardeşim o-larak, bu açık ve samimi düşünce ve uyanlarımı, edil-le-i şer&#8217;iyye ölçüleri ve hassas inancınız ve vicdanınızla kâmil anlamıyla değerlendirip, bir nefs muhasebesi yapacağınıza inanıyor, bu vesileyle tekrar kalbi muhabbetlerimi arz ediyorum. Allah&#8217;dan Sırat-ı Müstakim üzere daim bulunmanızı niyaz ediyorum. Prof. Dr. Haydar Baş / 6 Şubat 1998”</p>
<p>Sayın Baş, mektubu bir tarikat lideri olarak yazmamış, vatan ve millet sevdalısı bir ilim ve fikir adamı olarak hassasiyetlerini dile getirmiştir.<br />
Yazımızın başlarında metninin bir bölümünü verdiğimiz düzmece haberde Prof. Dr. Haydar Baş, &#8220;askerin adamı&#8221; olarak gösterilmiştir. “Askerin adamı” iddiaları yeni değildir. Isıtılıp ısıtılıp milletin önüne konan bu meselenin bir aldatmaca olduğu konusunda Prof. Haydar Baş&#8217;ın hayatında sayısız örnek vardır.<br />
“28 Şubat’ın gerçek mağduru” Prof. Dr. Haydar Baş olmuştur. Biz, aşağıdaki belgelerle Prof. Dr. Haydar Baş&#8217;a yönelik &#8220;28 Şubat sürecinde korunan, baskı görmeyen bir liderdir&#8221; şeklindeki  iddiaların tamamen gerçek dışı olduğunu ortaya koyuyoruz.</p>
<p>JANDARMA PROF. HAYDAR BAŞ’IN ÜZERİNE GELİYOR:</p>
<p>Jandarma Genel Komutanlığı İl Jandarma Komutanlığı’nın, Ticaret Odası Başkanlığı’na yazdığı yazı:<br />
8 Kasım 2006 tarihli<br />
İSTH: 3590-365-06/1452<br />
“Ankara İl Jandarma Komutanlığı’nca yapılmakta olan bir tahkikata esas olmak üzere ekli listede bulunan şirket ve firmaların sahip ve ortaklarına ait kimlik bilgileri (adı, soy adı, baba adı, doğum tarih) ile şirket sicil bilgilerine ihtiyaç duyulmaktadır.<br />
İstenilen bilgi ve belgelerin çıkartılarak görevli personele elden  teslim edilmesini arz ederim.<br />
Yurdakul Akkuş J. Binbaşı İsth. Ş. Md.</p>
<p>Hakkında bilgi istenilen şirketler ve finans kuruluşlarının adları<br />
1- Meltem Eğitim ve Sağlık İşletmeleri<br />
2- Baş-San Turizm ve Ticaret Sanayii<br />
3- Baş Turizm ve Sanayii<br />
4- Meltem Uluslararası Pazarlama ve İnşaat Endüstri Sanayii Ticaret<br />
5- Meltem Radyo ve TV Yayıncılık<br />
6- Meltem Televizyon Yayıncılık</p>
<p>PROF. DR. HAYDAR BAŞ BALYOZ DARBE PLANI’NA DA DAHİL EDİLMEK İSTENMİŞTİ:</p>
<p>3.11.2010 tarihli  www.radikal.com.tr. isimli internet sitesinin haberinde “Darbecilerin ekonomi programı, Haydar Baş’tan” denilmekte idi:<br />
“Basında 22 Ocak 2010 tarihinde “Balyoz Hükümeti&#8221; başlığı altında Balyoz belgelerinden Milli Mutabakat Hükümeti Programı’ndan kesitler verilmiş ve haberlerde &#8220;eldeki CD kopyasının elektronik anteti, Milli Mutabakat Hükümet programının da, yine Süha Tanyeri’nin de o dönemdeki iş bilgisayarına kaydedildiğini kanıtlıyor.<br />
… bu belgenin ekonomik politikalar bölümü Haydar Baş’ın 2005  yılında verdiği konuşmadan birebir alıntılar içeriyor&#8221; denilmektedir.<br />
Yani, Prof. Haydar Baş Bey’in 2005’de yaptığı konuşmanın, 2002’de hazırlandığı iddia edilen Balyoz darbe planında kullanıldığı iddia edilmektedir.<br />
Görüldüğü üzere, konuşma, Balyoz darbe planından 3 sene sonra yapılmıştır. Nasıl oluyor ki, asker Prof. Haydar Baş Bey&#8217;in 3 sene sonraki konuşmasını kendine örnek almıştır? Bu iddiaya göre, henüz yapılmamış bir konuşma asker tarafından örnek alınmış olmaktadır.<br />
Balyoz harekatının 2002&#8242;de hazırlandığı iddia ediliyor, halbuki Prof. Dr. Haydar Baş Bey&#8217;in konuşması 2005&#8242;de yapılmıştır. Sırf asker ile ilişkilendirmek ve Sayın Baş&#8217;ı karalamak için uydurma senaryolar yazıldığının en güzel delilidir bu&#8230;<br />
Oysa bu iftiraların aksine, şayet Balyoz darbesi olsa idi, içeri alınacak 10 kişiden biri Prof. Dr. Haydar Baş olacaktı.<br />
11 nolu CD’den çıkan Balyoz belgesine göre, Prof. Dr. Haydar Baş (dava klasörü 184, dizin no 216) İstanbul ilinde gözaltına alınacak  10 kişinin içinde yer alıyordu.<br />
1997 yılında Batı Çalışma Grubu F. Gülen cemaatinin desteklenmesi gerektiği yönünde karar beyan etmiştir.<br />
Sayın Baş hakkındaki yukarıda sadece bir kısmından örnekler verdiğimiz kararlar, Sayın Baş&#8217;ın kimler tarafından bu kadar sıkıştırıldığını ve baskıya tâbi tutulduğunu apaçık göstermektedir.<br />
Bugün ABD’nin kucağında kim oturuyor, senelerden beri onunla beraber iş birliği kim yapıyor? Ortadoğu’da kim ABD&#8217;ye tetikçilik yapıyor? Bu soruları sorduktan sonra faillerin, işbirlikçilerin içinde olduğunu mutlak surette herkes görecektir.</p>
<p>“ASKERİN ADAMI” OLDUĞU İDDİA EDİLEN PROF. DR. HAYDAR BAŞ&#8217;A BİR DARBE DE DÖNEMİN BAŞBAKANI ECEVİT&#8217;TEN:</p>
<p>İçişleri Bakanlığı’nın talimatnamesi:<br />
Bu karar, Bülent Ecevit’in 27.11.2000 tarihli olur imzası ile B050TEF0000000107-5/6507-122 sayılı karardır.</p>
<p>Dönemin İçişleri Bakanı olan Saadettin Tantan’ın talimatıyla hazırlanan bu belgede,<br />
“Ülke genelinde faaliyet gösteren Haydar Baş grubunun mal ve para hareketlerinin takibi ile grupla irtibatlı olan vakıf-dernek-şirket vb. kuruluşların mali kaynakları ve varsa para hareketlerinin incelenmesinin mülkiye müfettişi koordinatörlüğünde, polis müfettişi, vakıflar genel müdürlüğü müfettişi ve vergi denetim elemanlarından oluşacak kurul tarafından tüm hukuki boyutlarıyla yapılmasını, suç unsuruna rastlandığında düzenlenecek raporların ilgili merciine tevdi edilmesini müsaadelerinize arz ederiz” denilmektedir.<br />
Bu karardan sonra,<br />
1- Baş-Çelik fabrikasına,<br />
2- İlmî Araştırmalar Vakfı’na<br />
3- Meltem Kolejlerine<br />
4- Pek çok kişi ve kuruluşa yoğun baskılar ve hukuk dışı uygulamalar olmuştur.</p>
<p>ÖZEL MELTEM OKULLARINA YÖNELİK HUKUKSUZLUKLAR:</p>
<p>2000 yılında dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan imzalı bir talimatname, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in 27.11.2000  tarihli onayı ile devreye konmuştur.<br />
Bu öyle bir belgedir ki, devletin Başbakanı ve İçişleri Bakanı ömrünü “vatan” diyerek, “bayrak” diyerek, “devlet-millet” kaynaşması diyerek geçiren bir ilim adamını en ağır suçları işlemiş  azılı bir kişi gibi takip altına alıyordu.</p>
<p>B050TEF0000000107-5/6507-122 sayılı ve 15.11.2000 tarihli Sadettin Tantan imzalı belgede şunlar yazmaktadır:<br />
“ Başbakanlık makamına,<br />
Ülke genelinde faaliyet  gösteren Haydar Baş grubunun mal ve para hareketlerinin takibi ile grupla irtibatlı olan vakıf, dernek, şirket ve bunun gibi kuruluşların mali kaynakları ve varsa para hareketlerinin incelenmesinin mülkiye müfettişi koordinatörlüğünde, polis müfettişi, vakıflar genel müdürlüğü müfettişi ve vergi denetim elemanlarından oluşacak kurul tarafından tüm hukuki boyutlarıyla yapılmasını, suç unsuruna rastlanıldığında düzenlenecek raporların ilgili merciine tevdi edilmesini müsaadelerinize arz ederim.”</p>
<p>Ecevit’ten olur alarak hayata geçen bu belge, bir dönem sadece Haydar Baş Bey&#8217;in hayatını değil, okul örneğinde gördüğümüz gibi onunla irtibatlı olduğu düşünülen herkesin hayatını karartmıştır. Dikkat ederseniz, belgede kullanılan esnek ifade  ülke genelinde herkesi, her kurumu kapsar mahiyettedir.<br />
Bir düğmeye basılmışçasına harekete geçildi, hiç vakit kaybedilmeden, ilk önce İçişleri Bakanlığı, Mülkiye Başmüfettişleri, Polis Başmüfettişi, Vakıflar Başmüfettişinden oluşan heyet Meltem Okullarına yöneldiler. Ve okulları gayri hukuki şekilde kapattılar. Ama bu tarihten sonra okulların  yanında televizyonlar, hastane ve Prof. Dr. Haydar Baş ile ilişkisi olduğu düşünülen her kurum baskı ve inceleme altına alınmıştır. Hepsini belgeleriyle göreceğiz.<br />
Ama önce okullara bakalım:<br />
Mülkiye Baş Müfettişi: Hamit yüksel<br />
Vakıflar Genel Müdürlüğü Baş Müfettişi: Baki Kestek<br />
Polis Baş Müfettişi: İsmail Yaldız<br />
Vergi Denetmeni: Mehmet Özkan<br />
İlköğretim Müfettişi: Ünsal Oran<br />
İlköğretim Müfettişi: Veli Aydemir</p>
<p>Bu isimlerden oluşan bir müfettişlik ekibi, İstanbul ili Güngören ilçesi Özel Meltem İlköğretim Okulu’nun incelenmesi konusunda görevlendirildi.<br />
Okulda 2, 3, 4 Mayıs 2001 tarihlerinde yapılan incelemeler, 4 Mayıs 2001 tarihli tutanakta anlatılmıştır.<br />
Tutanaktaki tespitler ne maksatla inceleme yapıldığını ortaya koymaktadır. Tutanağın ilk maddesi, “bahçe alanının genişliği” konusundadır. Merdiven basamaklarının genişliği ve sayıları, duvarların en, boy ölçümleri de tutanakta kapatma gerekçesi olarak yer almaktadır. “Öğretmenlerin pantolon giymeleri” de dikkatlerden kaçmamıştır.<br />
Tutanağın 14. maddesi gizlenmeye çalışılan asıl maksadı ortaya koymaktadır.<br />
14. maddede, “Yönetici odalarıyla, öğretmenler odasında günlük Yeni Mesaj Gazetesinin bulunduğu, anılan gazetenin, Trabzon’da yapılan mitinge ait haber ve resimlerin yer aldığı 09.01.2001 günlü sayısının birinci sayfasının halkla ilişkiler odasıyla  ilköğretim okul müdür yardımcısı odasındaki panolarda teşhir edildiği” ifadesi yer almaktadır.<br />
İstanbul’da Baş&#8217;a ait iki okul kapatıldı ve işyerlerine trilyonlarca lira ceza geldi.<br />
Bu nasıl askerin adamı olmak ki, devamlı zarar görüyorsunuz? Asıl bu iftiraları atanlar derin devletin adamlarıdır.</p>
<p>VAKIFLARIN ÜZERİNE GİDİLİYOR:</p>
<p>Tam da bu tarihlerde F. Gülen hastalık bahanesi ile ABD&#8217;ye gitti. Hâlâ da orada bulunmaktadır.<br />
Sayın Baş&#8217;a iftira atanlar, bu sır perdesini aralayıp, gerçekleri anlatsınlar.<br />
İlmî Araştırmalar Vakfı’na yönelik başlatılan saldırılarda, vakfın çeşitli illerdeki şubeleri için &#8220;suç unsuru arama” talimatı verilmiştir. Buna rağmen İstanbul Valiliği, Çanakkale Valiliği ve Denizli Valiliği &#8220;yasa dışı faaliyet yok&#8221; raporu vermiş, Karacaören Kaymakamlığı &#8220;her şey yasalara uygundur&#8221; yazısını göndermiştir.<br />
Rize Valiliği ise, &#8220;bu vakıflar milli birlik ve beraberliğin temini için kuruldu&#8221; raporunu vermiştir.</p>
<p>TARİKATÇILIK SÖYLENTİLERİNE CEVAPLAR:<br />
TARİKATÇILIK İDDİALARI :</p>
<p>Sayın Baş, samimi bir müslümandır. Hangi şartlarda olursa olsun dinini yaşar ve bundan zerre kadar taviz vermez.<br />
İşte O’nun bu dindarlığını bahane ederek “tarikat ehlidir” demek sureti ile üzerine gidilmiş, çeşitli meselelerde dava konusu yapılmış ama neticede Baş’ın sadece samimi bir Müslüman olduğu mahkemeler tarafından tescil edilmiştir. 1981 yılında devlet tarafından haksız olarak tutuklandığı için, açtığı dava neticesinde devletten tazminat almıştır.<br />
1-Bunlardan birisi Giresun Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakkında açılan davadır ki, elbette neticede beraat kararı çıkmıştır.<br />
1982/ 23 esas nosu ve 982/400 karar nosu ile verilen kararda dava konusu suç, “laikliğe aykırı olarak devletin temel nizamlarını  kısmen de olsa dinî esas ve esaslara uydurmak amacıyla cemiyet teşkil etmek, propaganda yapmak, sıkıyönetim emirlerine riayet etmeyerek gece sokağa çıkma yasağına muhalefet” idi.<br />
Gerekçeli kararda;<br />
(Prof. Dr. Haydar Baş&#8217;ın da aralarında bulunduğu) tüm sanıkların  laikliğe aykırı olarak TCK 163. maddesindeki suçu işlemedikleri  dosya münderecatı ile bilirkişi kurulunun 15.07.1982 tarihli raporunda açıklanmasının bulunmasına göre bu suçtan ötürü BERAATLERİNE… karar verilmiştir.<br />
Bu beraat kararının arkasından Haydar Baş Bey Maliye Hazinesi aleyhine, o tarihlerde yürürlükte olan 466 sayılı yasaya dayanarak  maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.</p>
<p>Sayın Baş, 24.12.1981 ve 2.2.1982 tarihleri arasında haksız yere tutuklanmıştır.<br />
19.07.1984 tarihli karar şöyledir:<br />
“466 sayılı yasaya göre haksız tutuklanma nedeniyle davacı Haydar Baş, 13.333,20 lira (on üç bin üç yüz otuz üç lira yirmi kuruş) maddi, 50.000 lira manevi tazminatın hazineyi maliyeden alınarak davacıya verilmesine…” karar verilmiştir.</p>
<p>2-Resul Yaprak isimli şahıs, 1998/36578 sayılı esas nosu ile açtığı davada, Haydar Baş ve etrafındaki bazı isimler hakkında “bu kişi şeyhtir, Haydar Baş ve arkadaşları tarikatçılık yapıyor” diye şikayette bulunmuştur.<br />
Sayın Baş hakkında ileri sürülen iddialar her nedense her zaman kamu davası kapsamında son derece önemli ve şikayete dahi gerek olmadan soruşturulması gereken suçlardan seçilmiştir. Ancak hayatının hiçbir döneminde hukuk dışına çıkmamış bu insan, kendisine atılan iftiraları her defasında bertaraf etmiştir.<br />
Tarikatçılık olarak adlandırılan bu suçta da aynı durum olmuştur:</p>
<p>“Sanıkların müsned suçu işledikleri konusunda iddiadan başka her hangi bir delil elde edilemediği, şikayetin müşteki ile sanıklar arasında var olan ticari ilişkinin içindeki anlaşmazlıklardan kaynaklandığı anlaşılmış olmakla,<br />
Sanıklar, Haydar Baş, … haklarında CMK’nın 164. maddesi uyarınca KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA… karar verildi.”</p>
<p>3- Yine tarikatçılık suçlamaları ile ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Savcılığının ek takipsizlik kararının 3. maddesini okuyalım:<br />
“Sanıkların cürüm işlemek için teşekkül oluşturduklarına dair delil elde edilemediğinden sanıklar hakkında kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına… karar verildi…” (karar tarihi: 21.05.2002)</p>
<p>“PROFESÖRLÜĞÜ SAHTE” İFTİRASI</p>
<p>Profesörlüğünün sahte olduğu ile ilgili ortaya atılan iddialar da bunlardandır.<br />
Bu konuyla ilgili ilk dava 1999 yılına aittir.<br />
1- Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 1999/1460 E. ve 1999/1380 sayılı kesinleşen kararı. YÖK’ün şikayeti neticesinde  Prof. Dr. Haydar Baş Bey’in akademik unvanı ile ilgili yapılan yargılamada Sayın Baş’a Bakü Devlet Üniversitesi’nden  profesörlük unvanı verildiği, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Yüksek Onay Komisyonu tarafından onaylandığı tespit edilmiş ve bu unvanını kullanmasına hiçbir yasal engel olmadığına karar verilmiştir.<br />
Kararın sonuç bölümünü aktaralım:</p>
<p>“… dosyadaki belgelerden Bakü Devlet Üniversitesi tarafından profesörlük unvanı verildiği, Azerbaycan Yüksek Onay Komisyonu tarafından onaylandığı görülmektedir. Öte yandan, iddia ve savunma her ikisi de Mesaj TV’de yapılan programda sanığın bu unvanı kullanmasından başka bir eylem tarif etmemiştir. Hiçbir yasal düzenleme bu unvanın tarif edilen biçimde kullanılmasını engelleyemez, aksi düşünüldüğünde ülkemizde gerçekleştirilen bilimsel toplantılarda ve benzeri çalışmalarda yurt dışından gelen yabancı bilim adamlarının bu unvanı kullanmasına ancak müşteki kurum Türkiye&#8217;de geçerli sayılması halinde, gibi mümkün olmayan bir sonuç çıkartılması gerekmektedir. Oysa günümüzde böyle bir iddia düşünülemeyeceği gibi zaten 2547 sayılı yasada da böyle bir düzenleme yoktur.<br />
Öte yandan TCK’nın 252. maddesi mülki ve asgari memuriyetlerden birinin ifaya teşebbüsünü düzenlemektedir. Bilimsel bir unvan olan profesörlüğün mülki ve asgari bir devlet memurluğu olarak düşünülmesi de mümkün olmadığından sanığın üzerine atılan suçun yasal unsurlarının oluşmaması nedeniyle  BERAATİNE…” ( karar tarihi: 22.12.1999 )<br />
2- Yukarıdaki ilk davada suç tarihi olarak 1997-1998 ve 1999 yılları gösterilmişken, İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişliği’nce gönderilen inceleme raporu suç tarihini geriye çekmiş ve “1995 yılından itibaren” demiştir.<br />
Mülkiye müfettişlerinin bu konuya dahil olmaları ise, B050TEF0000000107-5/6507-122 sayılı kararladır. Dönemin İçişleri Bakanı olan Saadettin Tantan&#8217;ın talimatıyla hazırlanan bu belgede, “ülke genelinde faaliyet gösteren Haydar Baş grubunun mal ve para hareketlerinin takibi ile grupla irtibatlı olan vakıf-dernek-şirket vb. kuruluşların mali kaynakları ve varsa para hareketlerinin incelenmesinin mülkiye başmüfettişi koordinatörlüğünde, polis müfettişi, vakıflar genel müdürlüğü müfettişi ve vergi denetim elemanlarından oluşacak kurul tarafından tüm hukuki boyutlarıyla yapılmasını, suç unsuruna rastlandığında düzenlenecek raporların ilgili  merciine tevdi edilmesini  müsaadelerinize arz ederiz” denilmektedir.<br />
Bu arz, dönemin başbakanı Bülent Ecevit&#8217;e yapılmış ve onun 27.11.2000 tarihli olur imzası alınarak hayata geçirilmiştir.<br />
Bu izne dayanarak başlayan soruşturmalar kapsamında mal varlığı, para akışı bir yana, profesörlük unvanı da hukuk dışı bir şekilde soruşturma konusu yapılmıştır.<br />
07.12.2000 tarih ve 107-5/7132-37 numaralı görev emriyle bu konuyu araştırmaya başlayan Mülkiye müfettişlerine gönderilen yazıda,<br />
“Başbakanlık makamının 27.11.2000 tarihli onayı uyarınca  yürütülen inceleme sırasında; Haydar Baş’ın 2547 sayılı yüksek öğretim kanununun 28. maddesi hükmü gereğince  üniversitelerarası kurul kararı olmadan geçerli olmayan<br />
“Prof. Dr.” unvanını Türkiye&#8217;de kullanması; yine kanunun 29. maddesi hükmü gereğince kazanılan unvan döneminde yüksek öğretim kurumları dışındaki çalışmalarında “Prof. Dr.” unvanını kullanması incelemenin konusunu oluşturmaktadır” denilmektedir.<br />
Mülkiye başmüfettişi Hamit Yüksel, polis başmüfettişi İsmail Yaldız, Vakıflar Genel Müdürlüğü başmüfettişi Baki Ketsek, vergi denetmeni Mehmet Özkan&#8217;dan oluşan kurul 05.03.2002 tarihinde  rapor hazırlamışlardır.<br />
Raporun sonuç kısmı şöyledir:<br />
“Başbakanlık makamının 27.11.2000 tarihli onayı uyarınca tarafımızdan yürütülen inceleme sırasında Hasan ve Ayşe oğlu 1947 doğumlu Haydar Baş&#8217;ın Türkiye&#8217;de ve dış ülkelerde bir akademik kariyeri kazanmadan “Prof. Dr.” unvanını her yerde ve  her alanda kullandığı incelendiğinde, 2547 sayılı kanunun 28 ve 29. maddeleri uyarınca konunun YÖK Başkanlığı’nca ve Cumhuriyet Başsavcılığı’nca değerlendirilmesi gerektiği sonuç ve kanaatine varılmıştır…”</p>
<p>İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişlerinin bu raporu ihbar kabul edilerek Prof. Dr. Haydar Baş hakkında, hükümet memuriyetinin ve unvanının gaspı gerekçesiyle kamu davası açılması için savcılık makamınca inceleme başlatılmıştır. Ancak 27.03.2002 tarihli kararda mülkiye müfettişlerine tokat gibi bir cevap gelmiştir.<br />
Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın 27 Mart 2002 tarihli 2002/17764  Hazırlık Sayılı Takipsizlik Kararı gerçeği bir defa daha ortaya koymuştur. İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin Prof. Dr. Haydar Baş Bey&#8217;in akademik unvanı ile ilgili suç duyurusu yaptıkları raporları neticesinde verilen kararda, müfettişlerin iddiaları reddedilmiş, müvekkilimizin unvanını “2547 sayılı yasanın 28 ve 29. maddelerine aykırı olarak kullandığı” yönündeki iddiaların “yasal dayanaktan tamamen yoksun” ve “hiçbir hukuki değer taşımadığı” ortaya çıkmıştır.</p>
<p>“… Üniversitelerarası kurul tarafından onaylanmamakla birlikte, evrak arasında fotokopisi bulunan belgeden, sanığa 1995 yılında Azerbaycan Respublikası tarafından profesör unvanı verildiği ve bu unvanla 14.12.1995 gün ve 22493 sayılı resmi gazetede yayınlanan 95/44885 sayılı kararname ile Orman Bakanlığı Müşavirliğine atandığı anlaşılan sanığın bu unvanı TCK 252-253. maddelerde yazılı olduğu şekilde kullandığına ilişkin evrak içerisinde delil bulunmadığı gibi, bu unvanı kullanarak menfaat temin ettiğine ilişkin de herhangi bir iddia mevcut değildir.<br />
Açıklanan nedenlerle herhangi bir suç oluşturmayan ihbar konusu eylemle ilgili olarak sanık hakkında KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA karar verildi.” (Karar tarihi: 27.03.2002 )</p>
<p>3- Beyoğlu 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2000/767 E. 2001/409 sayılı kararını ele alalım:<br />
“Prof. Dr. unvanını para karşılığı” aldığı iddiasına yer veren Leman dergisi yazarı Nihat Genç ve dergi sahibinin tazminata mahkum edildiği karardır. Aynı yazı nedeniyle Nihat Genç hakkında açılan  ceza davasında Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi yayın yoluyla hakaret etmekten ceza kararı vermiştir.<br />
Kararın sonuç bölümünü aktaralım:</p>
<p>“… Davacının profesör olduğu anlaşılmaktadır. Aksi ispat edilemediği sürece bu sıfatı hakkı ile, bilgi ve yoğun çalışması ile almış olduğunun kabulü gerekir. Yine ispat edilemediği sürece dergide yayımlanan ve yukarıda özetlenen sözlerin davacının kişilik haklarına saldırı mahiyetinde olduğu açıktır. İsnatlar, bir insana söylenmesi kesinlikle kabul edilemeyecek son derece ağır, suç teşkil eden hakaret ve iftira mahiyetindedir. Yazının yayımlandığı dergi, haftalık olarak çıkan, Türkiye genelinde YAY-SAT adlı şirket vasıtası ile satış, pazarlama ve dağıtımı yapılan bir yayın organıdır. Ortalama ve net satışı 79.881 adettir. Büyük bir kitleye ulaştığı anlaşılmaktadır. Tüm bu nedenlerle birlikte tarafların mali ve ictimai durumları paranın satın alma gücü gibi nedenlerde nazara alındığında 5.000.000.000 TL manevi tazminatın uygun olacağı kanaat ve sonucuna varılmıştır.” (karar tarihi: 28.06.2001)</p>
<p>Kararda da ifade edildiği gibi, hakaret ve iftiralarla dolu yazıyı yayınlamaktan utanmayanlar, bir de bu karara itiraz etmiştir.  Temyiz süreci neticesinde Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Leman dergisi vekilinin itirazını reddetmiştir.<br />
2002/1854 sayılı kararı şöyledir:<br />
“… Temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü.<br />
Dosyadaki yazılara kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA 14.02.2002 gününde oy birliği ile karar verildi.”</p>
<p>4- Milliyet Gazetesinin 7 Nisan 2002 tarihli iftira yazısında “unvanını ispat edemedi” ve “Haydar Baş&#8217;ın profesörlüğü sahte” şeklindeki ifadelerle verdiği haber üzerine Bakırköy 1. Sulh Ceza Mahkemesi 2002/222 müteferrik kararı ile haberin hukuka aykırı olduğunu tespit ederek tekzibin yayınlanmasına karar vermiştir. Davalı gazete bu tekzip kararına itiraz etmiş ama itirazları Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2002/99 D. İş kararı ile reddedilmiş yazının hukuka aykırılığı ve tekzibin yayınlanma kararı kesinleşmiştir.</p>
<p>5- Posta Gazetesi&#8217;nin 7 Nisan 2002 tarihli iftira yazısında “sahte belgeyle profesör olmuş” şeklindeki ifadelerle verdiği haber üzerine Bakırköy 1. Sulh Ceza Mahkemesi 2002/221 müteferrik kararı ile haberin hukuka aykırı olduğunu tespit ederek tekzibin yayınlanmasına karar vermiştir. Davalı gazete bu tekzip kararına itiraz etmiş ancak itirazları Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin  2002/100 D. İş kararı ile reddedilmiş, yazının hukuka aykırılığı ve  tekzibin yayınlanma kararı kesinleşmiştir.</p>
<p>6- Bakırköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 2003/275 E. ve 2005/11 sayılı kararı ile Posta ve Milliyet gazetelerinin Prof. Dr. Haydar Baş  Bey&#8217;in akademik unvanına yönelik iftira yazıları ile ilgili açılan tazminat davalarında Milliyet ve Posta gazeteleri tazminata mahkum edilmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak; bu nasıl “MİT’in adamı olmak” ki bütün meselelerinde demoklesin kılıcı gibi Baş&#8217;ı devamlı tehdit ediyor ve bu konularda Baş’a devamlı dava açıyor.<br />
Birçok meselede üzerine gidilmesine rağmen, kendinin üzerine gelen devletle, MİT&#8217;le, askerle hiçbir zaman hesaplaşmaya gitmemiş, “bu vatan bizimdir, birbirimize tahammül ederek bu vatan sathında yaşamaya mecburuz” görüşünü öne çıkarmıştır.<br />
Dinî yaşayışından, millî duruşundan, manevî değerlerinden, örfünden, devletinden bütün bu mağduriyetlere rağmen zerre kadar taviz vermemiştir. Türk Milletini devamlı birlik ve beraberliğe çağırmıştır.<br />
Şu anda tezgâhlanan oyun milletin bölünmesini, vatanın parçalanmasını isteyenlerin oyunudur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakanarik.com/haberler/prof-dr-haydar-bas-dini-ve-milli-butunlugumuzun-adidir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

